
Kültür
ve medeniyetin
Dünya'ya yayıldığı
bölge olarak bilinen
ve arkeoloji
literatüründe
"Bereketli Hilal"
olarak adlandırılan
topraklar üzerinde
13.500 yıldan beri
iskân edilen
Şanlıurfa, dünyanın
en eski şehridir.
Ayrıca, 11.500 yıl
öncesine ait
dünyanın en eski
tapınaklarının yer
aldığı, ilk
yerleşimin ve ilk
tarımın yapıldığı
"Uygarlıklar
Şehri"dir.
Çok tanrılı Pagan ve
Sabii inançlarına
ait mabetlerin
bulunduğu, İbrahim
Peygamber'in
doğduğu, Musa
Peygamber, Şuayb
Peygamber, Yakup
Peygamber, Eyyüp
Peygamber ve Elyesa'
Peygamber'in
yaşadığı, İsa
Peygamber'in
kutsadığı, "Peygamberler Şehri"dir.
Harran,
Şuayb Şehri,
Soğmatar,
Göbeklitepe gibi
ören yerleriyle;
birer saray
güzelliğindeki
tarihi evleriyle,
sokaklarıyla,
hanlarıyla,
hamamlarıyla,
camileriyle,
çeşmeleriyle,
köprüleriyle, kapalı
çarşılarıyla ve
geleneksel el
sanatlarıyla adeta
bir açık hava müzesi
görünümü verdiğinden
"MÜZE ŞEHİR"
olarak da
tanınmaktadır.
Tarihi çarşıları,
lezzetli yemek
çeşitleri, müziği ve
sıra geceleri ise
insana tarihin
içinde yolculuk
yaptırıyor adeta...
Şanlıurfa;
Güneydoğu Anadolu
Projesi'nin (GAP)
tarım ve sanayi
merkezi olarak
bundan böyle,
Atatürk Barajı'nın
suladığı ovalardan
elde ettiği
ürünlerle Hz.
İbrahim'in
bereketini dünyaya
yayacaktır
Güneydoğu
Anadolu Bölgesi'nde
yer alan Şanlıurfa,
18.584 kilometrekare
yüzölçümü ile
ülkemizin % 3'ünü
oluşturmaktadır. İl
merkezinin rakımı
518 metredir.
Arazinin % 60.4'ü
dalgalı, % 22'si
dağlık, % 16.3'ü
ova, % 1.3'ü yayla
karakterine
sahiptir. İlin
kuzeyinde dağ ve
tepeler yer alır.
Halfeti, Bozova,
Hilvan Ovaları
kuzeyde; Harran,
Suruç ve Viranşehir
ovaları ilin
güneyinde yer
almaktadır.
Gaziantep, Adıyaman,
Diyarbakır, Mardin
ile komşu olan
Şanlıurfa güneyde
ise Suriye ile
komşudur.
Karacadağ,
Tektek Dağları,
Takırtukur Dağları,
Susuz Dağları,
Germuş Dağları,
Nemrut Dağları,
Şebeke Dağları, Arat
Dağı, Cudi Dağı,
Kaşmer Dağları,
Molla Ömer Dağı,
Kalkan Dağı başlıca
dağlardır. Şehir
merkezinin
etrafındaki dağlarda
çok sayıda mağara ve
sarnıç
bulunmaktadır. İlin
en önemli akarsuyu
Fırat Nehri'dir.
Şanlıurfa il
sınırları içerisinde
Fırat Nehri üzerinde
Atatürk Barajı,
Birecik Barajı ile
Kargamış Barajı ve
aynı isimlerle
göller
bulunmaktadır.
Yazları çok kurak
ve sıcak, kışları
bol yağışlı ve ılık
bir iklime sahiptir.
Bitki örtüsü
bakımından oldukça
fakirdir. Akarsu
boylarında ağaç
toplulukları
görülür. Baraj
havzalarında
ağaçlandırma
çalışmaları
yapılmaktadır.
Urfa 1908 yılına
kadar Halep
vilayetine bağlı bir
sancak iken,
1919'daki
düzenlemeyle
bağımsız bir sancak
haline getirilmiş,
1921 anayasası ile
vilayet olmuştur.
Merkez ilçe ile
birlikte 11 ilçesi
bulunmaktadır. Bu
ilçeler Akçakale,
Birecik, Bozova,
Ceylanpınar,
Halfeti, Harran,
Hilvan, Siverek,
Suruç ve
Viranşehir'dir. 2000
yılı nüfus sayımına
göre ilin toplam
nüfusu
1.443.422'dir. İl
merkezinin nüfusu
ise 385.588'dir.
Tarih
boyunca şehre,
Süryanilerin "Orhai",
Arapların "El-Ruha",
Seleukosların
"Edessa",
Türklerin ise
"Urfa"
dediği
bilinmektedir. Son
20 yılda il
sınırları
içersindeki
arkeolojik kazılarda
Paleolitik Çağ (M.Ö.
500.000-8.000),
Neolitik Çağ (M.Ö.
8.000-5.500),
Kalkolitik Çağ (M.Ö.
5.500-3.200) ve İlk
Tunç Çağı'na ait
(M.Ö. 3.200-1.800)
eserler bulunarak
Urfa Müzesi'ne
getirilmiştir.
Hilvan İlçesi
sınırları
içerisindeki Argaç
Köyü yakınındaki
Nevalı Çori'de
1983-1991 yılları
arasında yapılan
kazılarda 11.500 yıl
önce Nevali Çori
insanlarının ilk
evleri yaptığı, ilk
defa tarım yaparak
buğday ve mercimeği
ürettiği ve bu
ürünlerin buradan
dünyaya yayıldığı
anlaşıldı. Burada
bulunan -T-
şeklindeki üzeri
hayvan kabartmalı
taş steller
dünyadaki ilk
tapınak
kalıntılarıydı.
1995-2006
yılları arasında
Urfa şehir merkezine
yakın mesafedeki
Göbeklitepe
kazısında 11.500 yıl
öncesine ait çok
sayıda tapınak
kalıntılarına
rastlanıldı.
Göbeklitepe'de
bulunan ve ritüel
anlam taşıdığı
muhtemel olan insan
ve hayvan heykelleri
ile -T- şeklindeki
steller üzerindeki
çeşitli hayvan
kabartmaları
dünyanın en eski
resim örnekleridir.
1996 yılında
Balıklıgöl'ün
arkasında yer alan
toprak kesitte,
çakmak taşından
yapılmış, ok uçları,
mızrak uçları,
delici ve kesici
aletler, bazalt ezgi
kapları, ezgi
taşları, hayvan
kemikleri ve yapı
döşemelerine
rastlanıldı.
Laboratuar
tahlilleri yapılan
bu malzemelerin
günümüzden 13.500
sene öncesine ait
olduğu kesinlik
kazandı. Böylece
uygarlık tarihinin
Urfa'da başladığı
ortaya çıkmış oldu.
M.Ö. I. binde
bölge halkı Kafkasya
kökenli Subarlardan
oluşmaktaydı. Aynı
dönemde güneydoğu
bölgesi Sami
ırkından Aramilerin
istilasına uğradı.
Aramilerin küçük
şehir devletleri
kurmalarına karşılık
bölge, M.Ö. 612
yılına kadar Asur
egemenliğinde kaldı.
M.Ö. 612-550 yılları
arasında Med
hakimiyetine giren
bölge M.Ö. 552-332
yıllarında Perslerin
eline geçti.
Büyük İskender'in
Asya seferi
sırasında Urfa
bölgesi M.Ö.332-312
yılarında
Makedonyalıların
eline geçti.
İskender'in
ölümünden sonra
imparatorluğun
komutanları arasında
bölüşülmesi
neticesinde Urfa,
M.Ö. 312-132 yılları
arasında
Seleukosların elinde
kaldı. M.Ö. 302
yılında Seleukos
Nikator tarafından
eski iskân yerine
yeniden kurulan
Urfa'ya "Suları Bol"
anlamına gelen
"Edessa"
adı verildi.
Seleukoslar'ın
giderek
zayıflamasını fırsat
bilen Arami asıllı
Süryaniler M.Ö.
132'de Aryu
önderliğinde
Osrhoene adıyla bir
şehir krallığı
kurdular. Abgar
hanedanının
yönettiği bu krallık
zaman zaman
Romalıların ve
Partların
hâkimiyetine girdi.
M.S. 216'da Roma
imparatoru Caracalla
tarafından Edessa
işgal edildi. Son
Osrhoene kralının
244'de Roma'da
ölmesinden sonra bu
krallık ortadan
kalkmış oldu.
376 yıl süren
Osrhoene krallığı
Hristiyanlık tarihi
açısından önem
taşımaktadır. Kral
V. Abgar Ukkama
13-50 yılları
arasındaki ikinci
saltanatı sırasında
Hz. İsa'ya mektup
yazarak
Hristiyanlığı halkı
ile birlikte kabul
ettiğini
bildirmiştir. Hz.
İsa Urfa'yı
kutsadığına dair bir
mektubunu ve yüzünü
sildiği mendile
çıkan mucizevî
portresini Abgar
Ukkama'ya
göndermiştir.
260 yılında
Sasani Kralı I.
Şapur tarafından
Romalılardan alınan
şehir 273 yılına
kadar Palymyra
devletine bağlandı.
Bu tarihten sonra
yeniden Romalıların
eline geçti. Roma
imparatorluğunun
ikiye ayrılmasından
sonra Doğu Roma
(Bizans)
imparatorluğunun
elinde kalan Urfa,
Doğu Roma-Sasani
çekişmelerine sahne
olmaya devam etti.
359 yılında
Constantius'un Roma
Mezopotamyası'nı
ikiye ayırmasıyla
Diyarbakır asıl
Mezopotamya'nın,
Urfa ise tesis
edilen Osrhoene
vilayetinin başkenti
oldu.
396'da Urfa'ya
ilk Türk akını
yapıldı. Hun
kuvvetleri Kudüs'e
kadar süren
akınlarda Urfa'yı
yağmalayarak kilise
ve manastırlarını
yıktılar. Sasani
imparatoru Kavad 502
ve 503 yıllarında
Urfa'yı iki kere
kuşattı ise de
alamadı. Anuşirvan
540, 544 yıllarında
iki kere daha
kuşattı. Bu defa II.
Hüsrev şehri işgal
etti. 628'de
Sasanileri yenen
Heraklios Urfa'yı
tekrar Bizans'a
bağladı.
Halife
Ömer zamanında 639
yılında Urfa İslam
ordularının eline
geçti. Emeviler
687'de Harran,
Samsad ve Urfa'yı
bir eyalet halinde
birleştirdiler. 750
yılından sonra İslam
devletlerinden
Abbasi, Hamdani,
Numeyri ve
Mervanilerin
idaresinde el
değiştiren Urfa'ya
1031 yılında
Bizanslılar hâkim
oldu. Büyük Selçuklu
Sultanı Alp Arslan
1071'de Urfa'yı
kuşattı, ancak 50
gün süren kuşatmayı
50.000 dinar
karşılığında
kaldırdı. Alp
Arslan'ın oğlu Melik
Şah 1087 yılında
Haleb'e giderken
uğradığı Harran'da,
komutanlarından Emir
Bozan'ı Urfa üzerine
gönderdi. Bozan, üç
ay süren kuşatma
neticesinde kenti
ele geçirdi (1087).
Suriye
Selçukluları Sultanı
Melik Tutuş 1094'de
Urfa'yı teslim aldı
ve kalede sürekli
olarak Türk
garnizonu bulunması
kaydıyla şehrin
idaresini Ermeni
asıllı Thoros'a
verdi. Thoros,
1095'de Melik
Tutuş'un ölümünü
fırsat bilerek
kentin tümüne hâkim
oldu.
I. Haçlı
Seferleri sırasında
haçlı ordusunun
komutanı Kont
Baudouin 1098'de
Urfa'yı alarak Haçlı
Kontluğu'nu kurdu.
Bu tarihten itibaren
Urfa birçok defa
Suriye Selçukluları,
Artukoğulları ve
Anadolu Selçukluları
tarafından
kuşatıldıysa da
alınamadı. Nihayet
28 Kasım 1144'de
Musul Atabeyi
İmadüddin Zengi
tarafından kuşatılan
şehir, 24 Aralık
1144 tarihinde ele
geçirildi. Bu zafer
İslam dünyasında
sevinç uyandırdı.
Bölge, 1146'da
Zengi'nin yerini
alan Nureddin
Mahmud'un 1174
yılında ölümü
üzerine,
komutanlarından
Selahaddin
Eyyubi'nin kurduğu
Eyyubi Devleti'nin
eline geçti.
Selahaddin 1182'de
Urfa, Suruç ve
Nusaybin'i
topraklarına kattı.
Selahaddin'in
1193'de ölümünden
sonra Urfa, Anadolu
Selçukluları ile
Eyyubiler arasındaki
çekişmelere sahne
oldu. Bölge, 1232'de
Mısır Eyyubileri'nin
elinde idi. Alaaddin
Keykubbat'ın
gönderdiği ordu,
şiddetli bir
muhasaradan sonra
1234'de Urfa'yı
Eyyubilerden aldı ve
şehrin ahalisini
Anadolu'ya sürdü.
Şehirde büyük bir
yağma oldu. Selçuklu
ordusunun
çekilmesinden sonra
Eyyubiler bütün
bölgeyi geri
aldılar. İki yıl
sonra Selçuklulara
bağlı Harezmliler
Selçuklulardan
ayrılarak Urfa
taraflarına
çekildiler ve bütün
bölgeyi yağma
ettiler. Nihayet
1240 yılında
Selçuklu birlikleri
Harran'da
Harezmlileri bozguna
uğratarak şehri
Eyyubilere bıraktı.
Anadolu
Selçukluları'nın
1243 Kösedağ
Savaşı'nda
yenilmesinden sonra
bölge Moğol
hâkimiyetine girdi.
Moğollar 1244'de
Mardin ve Urfa'yı,
1251 yılında da
tekrar Suruç, Harran
ve Urfa Bölgesi'ni
yağmaladılar.
Hülagü, 1260 yılı
başında Suriye
seferine giderken
kendiliğinden teslim
olan Urfa ve
Harran'ı aldı,
direnen Suruç
halkını ise kılıçtan
geçirdi.
1272 yılında
Memluk Sultanı
Baybars tarafından
Haleb'e tayin edilen
Taybars kısa bir
süre sonra Harran ve
Urfa'yı Moğollardan
aldı. İlhanlı hakimiyeti
altındaki Urfa,
Anadolu Selçuklu
Devleti'nin 1308
yılında resmen
ortadan kalkmasıyla
ortaya çıkan
beyliklerden Salim
Bey idaresindeki
Döger Türkmen
Boyu'nun eline
geçti.
Urfa 1399 yılında
Timur'un
hakimiyetine girdi.
Timur, Diyarbakır
yöresini Karayülük
Osman Bey'e vermiş,
o da 1403 yılında
Diyarbakır'da
Akkoyunlu Devleti'ni
kurmuştur. Döger
Türkmen Boyu'nun
hakimi Dimaşk
Hoca'nın 1404'de
ölümü üzerine Urfa
Akkoyunlular'ın
eline geçti. Mısır
Memlukları'nın asi
kumandanı Çekem
1407'de Urfa'yı
kuşattığı savaşta
öldürüldü. Fakat
1429 yılında Mısır
Memlukları Urfa'yı
ele geçirerek şehri
yağmalayıp yıktılar
ve geri çekildiler.
Akkoyunlu
hükümdarı Uzun Hasan
1465 yılında Urfa'da
bulunan kardeşlerini
yenerek şehri ele
geçirdi. Urfa
1504'de Dulkadir
Beyliği'nin eline
geçti. 1507'de
Safeviler
tarafından
alındıysa da
Dulkadirliler şehri
hemen geri aldılar.
Safevilerin 1514
yılında Urfa'yı
tekrar ele
geçirmesinden kısa
bir süre sonra şehir
Yavuz Sultan Selim
zamanında 1517
yılında Osmanlı
topraklarına
katılmıştır.
Osmanlı
hakimiyetinde 400
yıl kalan Urfa,
Osmanlı
İmparatorluğu'nun
I.Dünya Savaşı'ndan
yenik çıkması
üzerine 24 Mart
1919'da İngilizler
tarafından işgal
edildi. İngilizler
30 Ekim 1919
tarihinde şehri
Fransızlara
devretti. Urfalılar
11 Nisan 1920'de
Fransızları
yenilgiye uğratarak
Cumhuriyet tarihine
"Kendi kendini
kurtaran şehir"
olarak geçtiler.
Şehirlerinin Türkiye
Cumhuriyeti
topraklarında
kalmasını
sağladılar. Bu
zaferin anısına 22
Haziran 1984 yılında
T.B.M.M.'nin
kararıyla Urfa'ya
"ŞANLI"
ünvanı
verildi.
Şanlıurfa tarihi,
şehrin geçmişindeki
efsanevi olayların
esintileriyle halk
dilinde şekillenir.
Efsaneler halk
arasında,
yüzyıllardır tarih
bilgisi gibi
anlatılarak günümüze
kadar gelmiştir. Bu
arada, Urfa'da
yaşadığına inanılan
peygamberlerin
hayatlarından bazı
kesitler de
efsanelere konu
olmuştur.
Âdem İle Havva ve
Harran Ovası
Efsanesi
Efsaneye
göre Âdem'le
Havva'nın Cennet'ten
çıkıp geldikleri
yerdir Harran Ovası
ve Göbeklitepe.
Âdem'le Havva bir
cennet köşesi gibi
renk renk çiçeklerin
yer aldığı ovanın bu
güzelliğine
inanamazlar. Bunca
güzelliğin arasında
ilk dikkatlerini
çeken bir tek ağacın
olmayışıdır. Âdem,
Cennet'ten gelirken
bir nar bir de gül
dalı getirmiştir
yanında... Ovanın
ortasına diker
ikisini de... Hemen
büyüyüveren nar al
çiçekler açar, gül
ise beyaz.
Bir süre sonra
karınları acıkır.
Havva avucunu açar,
içinde Cennet'ten
getirdiği bir buğday
tanesi vardır.
Umutla koyulurlar
işe... Âdem, gül
ağacından bir saban
yapar. Sabana da
kendini koşar. Ancak
öylesi yorucu bir
iştir ki dermanı
kalmaz. O anda bir
öküz belirir
yanlarında "Beni
koşun" der gibi
boynunu uzatır.
İşte inanışa göre
insanın ilk ayak
bastığı, sabanın ilk
kullanıldığı, öküzün
ilk kez çifte
koşulduğu yerdir
Harran Ovası... Bu
yörede buğday'ın,
gül'ün ve nar'ın
kutsallığı da
cennet'ten gelmiş
olmalarındandır...
Hz. İbrahim ve
Balıklıgöl Efsanesi
Nemrut,
zulmü ile çevresine
korku ve dehşet
saçan bir
hükümdardır. Bir
gece gördüğü rüyada
doğacak çocuklardan
birinin kendisini
öldüreceğini
öğrenir. O yıl
doğacak bütün
çocukların
öldürülmesini
emreder. Nemrut'un
askerleri emri
uygulamaya başlar.
Sara, kaçarak bir
mağaraya gizlenir.
İbrahim'i mağarada
doğurur ve burada
bırakıp evine döner.
Çocuğu bir dişi
ceylan emzirir.
Aradan zaman geçer,
askerler İbrahim'i 7
yaşında mağarada
bulurlar. Nemrut'un
huzuruna getirirler.
Çocuğu olmayan
Nemrut İbrahim'den
hoşlanır ve yanına
alıp büyütür.
İbrahim,
Nemrut'un zulmünü,
haksızlığını ve
putlara tapışını,
halkın da putlara
tapmaya zorlandığını
görür. İnsanların
kendi elleriyle
yaptıkları bu
putların tanrı
olamayacağını halka
anlatmaya başlar.
Bir gün İbrahim,
sarayın putlar
bölümüne girerek
balta ile bütün
putları parçalar.
Öfkelenen Nemrut,
İbrahim'in ateşe
atılarak
cezalandırılmasını
emreder.
Her taraftan
toplanan odunlar,
bugünkü Halil-ür
Rahman Gölü'nün
bulunduğu yere
yığılır, ateş
yakılır ve bugünkü
kalenin bulunduğu
tepenin üzerinden
Hz. İbrahim
mancınıklarla ateşe
fırlatılır. Allah
tarafından ateşe "Ey
ateş İbrahim'e karşı
serin ve selamet ol"
emri verilince ateş
su, odunlar da balık
olur. Hz.İbrahim'in
ateşe düştüğü yer
bir göl ve gül
bahçesine dönüşür.
Bu göle daha sonra
"Halil-ür Rahman
Gölü" adı verilir.
Hz. İbrahim'in
ardından kendisini
ateşe atan Nemrut'un
kızı Zeliha'nın
düştüğü yerde ise
"Aynzeliha Gölü"
oluşur.
Kentin dini
karakterinin simgesi
olan bu göller ve
içindeki balıklar
kutsal
sayılmaktadır.
Çiğköfte Efsanesi Urfa sofralarının
vazgeçilmez yemeği
Çiğköfte'nin geçmişi
de efsanevi bir
şekilde Hz.İbrahim
devrine kadar
uzanır. Efsaneye
göre Nemrud, Hz.
İbrahim'i ateşe
atmak için şehirdeki
yakacakları toplayıp
ateş yakmayı
yasaklar. Bir avcı
vurduğu ceylanı
evine getirir.
Avcının hanımı
ceylan etinden bir
parçayı taşın
üzerinde döverek
ezer. Sonra dövülmüş
et, bulgur ve
isottan oluşan
karışımla bugünkü
çiğköftenin ilkel
şeklini hazırlar.
Ceylan etinin
pişirilmeden, sadece
dövülmesiyle
hazırlanan bu
çiğköfteyi kocası
çok beğenir.
Çiğköfte günümüze
kadar sevilerek
gelmiştir.
Urfalıların sosyal
hayatlarında, başka
yerlerde görülmeyen
gelenek ve adetlere
rastlanır. Aile ve
arkadaş
ilişkilerinin en
önemlileri; sıra
geceleri, sahaniye,
harefene, oda
geleneği, bağ-bahçe
gezmeleri, dağ ve
yatı geleneği ile
düğün adetleridir.
Sıra Geceleri, Dağ
Yatı Geceleri ve
Müzik
Urfalıların
müziğe olan
kabiliyetleri ve
tutkuları sonucunda,
tarihi şehrin
şöhretinde müziğin
de payı olmuştur.
Şanlıurfa'da müziğin
gelişmesi,
yaygınlaşması,
yaşatılması ve yeni
eserlerle yeni
sanatçıların ortaya
çıkışında en önemli
faktör "sıra
geceleri", "oda
toplanmaları" ve
"dağ yatı
geceleri"dir.
Genellikle kış
gecelerinde,
birbirine yakın yaş
grubundaki arkadaş
gruplarının, her
hafta bir başka
arkadaşın evinde
olmak üzere, haftada
bir akşam, belirli
bir niteliğe ve
düzene göre sıra ile
yaptıkları
toplantılara
Şanlıurfa'da "sıra
gecesi"
denilmektedir. Genç
yaşından itibaren
sıra gecesine
katılan Urfalı, bu
gecelerde gelenek ve
göreneklerini, müzik
kültürünü, toplumsal
yaşam kurallarını,
saygıyı, hoşgörüyü
ve dayanışmayı
öğrenmektedir.
Adeta "halk
konservatuarı"
niteliğindeki sıra
geceleri, usta-çırak
geleneği içerisinde
müziğin icra
edildiği meşk
ortamlarıdır.
Enstrüman çalan ve
okuyucu kişilerin
oluşturduğu
"sıralar"da, makam
seyri içerisinde
sistemli müzik icra
edilir. Müziğe ilgi
duyan gençler,
ustaları dinleyerek
müzik bilgisi ve
terbiyesini bu
gecelerde alırlar.
Kulaklar eğitilir,
eller eğitilir ve
diller eğitilir
geceler boyu;
gelenek ve zarafet
öğretilir dededen
toruna..
"Sıra gecesi"
adıyla düzenlenen
televizyon
programlarında; sıra
gecesi'ndeki sohbet,
geleneksel oyunlar
ve müzik gibi
bölümlerin tamamı
yansıtılmadan, sıra
gecesinin sadece
"müzik faslı" bölümü
ve çiğköfte
sunulmaktadır. Eski
bir gelenek olan
"dağ gezmeleri ve
yatı"ya ise yılın
her mevsiminde uzun
süreli veya bir-iki
geceliğine erkek
arkadaş gruplarıyla
gidilir. Urfa'nın
güneyinde ve
batısında yer alan
dağlarda bulunan çok
sayıdaki mağara bu
iş için kullanılır.
"Dağ yatı
geceleri"nde yemek
ve sohbetten sonra
sazlar, cümbüşler
çalar, gazel, hoyrat
ve türküler okunur.
Urfa'da
geleneksel müziğin
ustalarından Mukim
Tahir, Kel Hamza,
Damburacı Derviş,
Cemil Cankat, Bekçi
Bakır, Tenekeci
Mahmut, Ahmet
Hafız, Kazancı
Bedih, Mehmet Özbek,
Seyfettin Sucu,
İbrahim Tatlıses ve
birçok müzisyen bu
ortamlarda
yetişmiştir. Türk
müziği makamlarının
birçoğunu, Şanlıurfa
ezgilerinde görmek
mümkündür. Makam
seyrine göre, sanat
değeri yüksek
ezgilerin; bağlama,
kaval, ud, tambur,
kanun ve keman gibi
sazlarla icra
edildiği müzik
meclislerinde
türküler yanında
şarkılar ve gazeller
de icra
edilmektedir.
Rehâvî, Urfa,
Urfa-Mahur ve
Kılıçlı
makamlarının Urfa
ile ilişkili olması
ise müziğin yörede
ne kadar etkin
olduğunu
göstermektedir.
Her yaştaki
Urfalının hayatında
müziğin önemli bir
yeri vardır. Kafası,
ruhu, gönlü, sürekli
müzik aşkı ile dolu
Urfalı duygularını,
coşkusunu,
sevincini, kederini,
yasını türkülere
dökerek kendini
ifade etmiştir.
Ağlama yar ağlama
(anam) Mavi yazma bağlama Giderem tez gelirem
(anam) Ele gönül bağlama
Çoğu zaman aşkın
en doruk noktasında
sevgiliye yakılan
bir uzun hava ile
kabahatini dahi
kabullenmiştir. Küsme dilber
barışalım Her kabahat bendedir Her kabahat bende
ise Ela gözler sendedir
Kısas Köyü ve
Âşıklık Geleneği
Kısas,
Şanlıurfa merkezine
12 km mesafede bir
Türkmen köyüdür.
Çoğu Bektaşi olmakla
birlikte köyde
Sünniler de
yaşamaktadır.
"Âşıklar
Diyarı" olarak
bilinen Kısas Köyü,
âşık tarzı şiir
geleneğini sürdüren
ve kırk civarında
saz şairinin
yetiştiği, gönül
ehli insanların
yaşadığı bir
beldedir.
Âşık
Doksandaon
"Ayrı Ayrı" isimli
şiirinde tasavvuf
ruhuyla seslenir;
Gelmişim kapına
ey ismi yüce Kusurum çok, aman bu
halim nice Kimi hafta sene,
kimi ömürce Kesilmiş cezalar,
suç ayrı ayrı
Âşık
Sefâî ise
âşıkları şöyle
tasvir etmekte bir
şiirinde; Eğer servetimi
sorarsan kardaş Malımız bir sazdır,
sermaye kalem Âşıklarda başka sen
ne ararsın Çalarız söyleriz hep
haklı kelâm
Şanlıurfa
halk oyunları
genellikle toplu,
düz sıra halinde kol
kola, elele oynanan
halay türü
oyunlardan meydana
gelir. Yörede, bazen
davul zurna, bazen
cümbüş, keman ve
darbuka eşliğinde,
bazen de kaval
eşliğinde yöre
tavrı, figürü ezgisi
ve ritmiyle oynanan
çok sayıda oyunların
olduğu
görülmektedir. Halk
oyunlarında, halkın
üzüntüsünü, yasını,
kıskançlığını,
neşesini, kuvvetini,
yiğitliğini,
yakarış ve
yalvarışını gösteren
figür ve motifleri
görebilmek mümkündürHalkoyunlarında
kadın giyimi ve
aksesuarlar
Aba-Şale,
Üç Etek,
Zıbın-Fistan
(Entari), Sıhma
(Yelek),
Kuttuk-Guttik,
Şalvar (Tuman-Don),
Önlük, Etek, Neçek,
Hibriye, Köfı,
Çapık,Taç-Gümüşbaşlık,Tepelik,
Üç Kor, Reşme,
Kemer,
Yağlık-Marhama
(Mendil), Çorap,
Postaldan
oluşmaktadır. Erkek
giyimi ise Şalvar,
Yelek, Gömlek
(Köynek), Şal (Bel
bağı), Puşu,
Pazubent,
Yağlık-Marhama
(Mendil), Çorap,
Postal'dan
oluşmaktadır.
Urfalıyam Ezelden,
Gemi (Sal), Ğezale,
Gırani (Ağırlama),
Hasandağı, Düz,
Cezayir, Çeçen Kızı,
Tek Ayak (Derik),
İki Ayak (Dıniğ), Üç
Ayak, Beş Ayak,
Terge (Türk-i,
Terge), Kımıl,
Abravi (Lorke),
Soseh, Çeçano,
Keriboz (Hilvan'da
oynanan), Keriboz
(Suruç'ta oynanan),
Ğezale, Çeçen Kızı,
Dellocan, Zavfa
(Damat), Urfa
Seylânîsi, Suruç
Seylânîsi, Dik,
Keçike, Gülhameda,
Teşi, Şujun,
Gelberi, Rışko, Mim,
Çepik, Şevko,
Karaçı, Koçeri,
Temirağa, Kommetki,
Nure, Dinge, Fasıl
(Dörtlü Değnek) en
çok bilinen
oyunlardır.
Şanlıurfa'da görücü
usulü ile evlenme
eskisi gibi yaygın
değildir. Günümüzde
çiftler genelde
birbirlerini
görerek, tanışarak
ve anlaşarak
evlenmeye karar
vermektedirler.
Şehir halkında
kısmen de olsa
yaşayan "geleneksel
evlenme adetleri"
ise kendine has
özellikler taşır.
Evlilik yaşına giren
genç, evlenme
isteğini yakın
arkadaşları veya
başka biriyle anne
ve babasına
bildirir. Durumu
öğrenen anne, kız
aramaya başlar.
Tanıdıkların tavsiye
ettiği kızlardan
uygun görülen
istenir. İki taraf
anlaştıktan sonra
oğlan evi ailenin
büyükleriyle
birlikte, teşekkür
mahiyetinde kız
evine ziyarete
giderler. Gelen
misafirlere çay,
kahve, çiğköfte,
meyve ve kadayıf
ikram edilir. Bu
arada nişan günü
belirlenir.
Nişan töreni eski
adetlere göre kız ve
erkek birbirini
görmeden ayrı
evlerde yapılırdı.
Günümüzde bu adet
bırakılmış olup, her
iki taraf
yakınlarının davet
edildiği düğün
salonunda yapılan
müzikli eğlencenin
sonunda nişan
yapılmaktadır. Dini
nikâh evde veya
Dergâh Nikâh
Salonu'nda
yapılmaktadır. Resmi
nikâh ise Belediye
Nikâh Sarayı'nda
yapılmaktadır.
Gelinin
getirilmesinden
önceki günün akşamı
damadın arkadaşları
ve akrabalarının
toplandığı erkek
düğününe "asbap
gecesi" denilir.
Aynı gece kız evinde
yapılan geceye ise
"kına gecesi"
denilir.
Urfa'da, kadın ve
erkek düğünü olmak
üzere iki ayrı düğün
yapılır. Düğünler
eskiden avlusu büyük
evlerde yapılırdı.
Erkek düğünü geniş
avlulu bir evde
yapılır. Düğünde
halay türü oyunlar
ve dörtlü değnek
oyunu oynanır. Evin
diğer bir tarafında
ise davetliler için
"süpha yemeği"
olarak etli pilav,
kaburga, kuzuiçi ve
üzlemeli pilav ile
tatlı olarak da
zerde hazırlanarak
ikram edilir. Akşam
vakti damat,
arkadaşları ve
yakınları tarafından
alınarak, gelinin
bulunduğu kendi
evine götürülür.
Evin önünde hoca
tarafından dua
okunduktan sonra
damat büyüklerinin
ellerini öperek eve
girer. Diğer bir
adet ise, salonda
yapılan kadın
düğününün sonuna
doğru salona damat
ve yakınları
gelirler. Damadın
gelinle birkaç
dakika karşılıklı
oynamasından sonra
gelinle damat kol
kola girerek
salondan çıkılır ve
gelinle damat
dualarla evlerine
bırakılır.
Damat,
evliliğinin sabahı
yakınları ve
arkadaşları
tarafından "güvegi
hamamı"na götürülür.
Hamamdan sonra
damadın
arkadaşlarından biri
misafirleri yemeğe
davet eder. Yemekten
sonra damat tekrar
evine bırakılır. O
güne "çeyiz günü"
denilir. Gelin;
kayınbabası,
kaynanası, görümcesi
ve kayınbiraderine
getirdiği çeşitli
hediyeleri verir.
Evliliğin ikinci
günü olan "Duvak
günü"nde gelinin
annesi dışında,
yakınları ve
tanıdıkları o gün
gelin evine
gelirler. Duvak günü
gelenlere yemekler
ikram edilir.
Gelinin annesi duvak
gününün akşamı, kızı
ile damadını ve
birinci derece
yakınlarını "duvak
gecesi yemeği"ne
çağırır.
Evliliği izleyen
ilk cuma günü her
iki tarafın bayan
akraba ve yakınları
hem gelini yakından
görmek hem de hediye
vermek üzere gelinin
evine gelirler.
Misafirlere
mevsimine göre çay
veya şerbet ikram
edilir. Bu adet arka
arkaya üç cuma günü
tekrar edilir.
Evliliğin 15.
günü ise yakın dost
ve akraba kadınlar,
"gelin hamamına"
davet edilir. O gün
hamama başka müşteri
alınmaz, bütün
masraflar oğlan evi
tarafından
karşılanır. Hamama
çağrılan
misafirlere, damat
tarafından
yaptırılan kebap ve
tatlı ikram edilir.
Gelini kutlayan
misafirler, hamamdan
ayrılırlar. Gelin
hamamı günümüzde
nadiren
yapılmaktadır. Bu
evlenme adetlerinin
bir kısmı günümüzde
değişmiştir.
Urfa'nın yemek
kültürü, tarihi
geçmişinden
beslenerek günümüze
ulaşmıştır.
Çiğköftenin
doğuşunun Hz.
İbrahim ile
ilişkilendirilmesi,
tarihi bir geçmişten
süzülegelen
zenginliğin bir
örneğidir.
Urfa'da misafir
sevme ve misafirlere
emekli-zahmetli
yemekler hazırlama,
ev sahibinin
misafire verdiği
önemi gösterir. Bir
eve kalabalık
misafir geleceği
zaman, yemeğin
türüne göre, yakın
akraba veya
komşulardan bu
konuda becerikli ve
maharetli olan
hanımlar o eve
yardıma gelirler.
Düğün, toplantı ve
davet yemeklerinde
sofrayı, başta
"çiğköfte" olmak
üzere acılı,
baharatlı, bol
salçalı, yağlı, etli
zengin yemek
çeşitleri süsler.
"Meyan balı şerbeti"
ve "Mırra" ise yerel
içeceklerin başında
gelir.
Yaz ayları
gelince zahire
biriktirme işi
başlar. Unluk
buğday, bulgur,
peynir, pekmez,
sadeyağ, frenksuyu
(salça), zeytin,
kuru isot (pul
biber), mercimek,
nohut, Karacadağ
pirinci her eve
giren
zahirelerdendir. Bağ
ve bahçe mevsimi
gelince üzümler
kesilir, kazanlar
kaynar, şerbetler
pişer, şireler
(bastık, çekçek,
kesme, sucuk)
yapılır; tuluklar
içinde pekmezler,
küfeler içinde yaş
ve kuru üzümler
şehre taşınır. Urfa
bahçelerinde
yetiştirilen isot
(biber), kabak,
patlıcan, acur gibi
sebzelerin içi
oyulur ve ipe
dizilerek kurutulur.
Kışın başında
evlerde yöreye has
"eşkili" (turşu)
bolca hazırlanır,
dost ve akrabalara
dağıtılır.
Urfa mutfağından
yemekler
Lebeni
çorbası,
hamırlı,
mercimek çorbası,
boranı, frenk
tavası, bakla aşı,
soğan aşı, su
kabağı, bütün
balcan, isot
çömleği, bamya
çömleği, bamya, erik
tavası, ekmek aşı,
kenger aşı, kabak
oturtması, dorğama,
mimbar, frenk
tavası, saca basma,
söğülme, kabak içi
kavurması, kömeç
kavurması, pancar
kavurması, ıspanak
kavurması, döğmeç,
kaburga, sac
kavurması, et
haşlama, kelle,
kabak dolması,
patlıcan dolması,
isot dolması, acır
dolması, has (marul)
dolması, yaprak
sarması, şehriyeli
bulgur pilavı, kuzu
içi, duvaklı pilav,
üzlemeli pilav,
meyhâne pilavı,
firik pilavı,
ciğerli bulgur
pilavı, balcanlı
bulgur aşı, kemeli
bulgur aşı, içli
köfte, basma
köftesi, aya
köftesi, lıklıkı
köfte, eşkili köfte,
dolmalı köfte,
tiritli köfte,
yuvalak, yumurtalı
köfte, mercimekli
köfte, firenkli
köfte, yağlı köfte,
etli köfte
(çiğköfte), kıyma,
masluka (yahudı
köftesi), kıyma
kebabı, tike
(kuşbaşı) kebabı,
balcanlı kebap,
frenkli (domatesli)
kebap, ciğer kebabı,
haş haş kebabı,
kemeli kebap, elmalı
kebap, soğanlı
kebap, kazan kebabı,
müftehi tas kebabı,
buhça kebabı, çöp
kebabı, kemeli tas
kebabı, tepsi
kebabı, Semsek,
ağzıaçık, ağzıyumuk,
külünçe, behsımet,
kıymalı ekmek
(lahmacun),
şekerli ve acılı
pendirli ekmek,
bostana, koruk
salatası, has
cacığı, hıyar
cacığı, Tatlılar: peynirli
kadayıf, hırtlevik,
katmer, halbır
hurması, daş ekmeği,
palıza, şıllık,
küncülü akıt,
kuymak, zingil,
zerde, peynirli
helva, un bulamacı,
çekçek, kesme,
bastık, muska,
bastıh kavurması,
cevizli ve fıstıklı
sucuk
Yemeklerin
vazgeçilmezi: Kuru
İsot (Pul biber) ve
Frenk Suyu (Salça)
Kırmızıbiberin ismi
"is'ot (Issı'ot)"
şeklinde geçmişten
günümüze gelmiştir.
Bugün kırmızı pul
bibere Urfa'da
kısaca "isot"
denmektedir.
Lahmacunun ile
çiğköftenin ve diğer
yemeklerin en önemli
ve hazırlanması çok
zahmetli olan baş
malzemeleri "kuru
isot" denilen
kırmızı pul biber
ile "frenk suyu"
denilen salçadır.
Urfa'nın ismi isotla
özdeşleşmiş gibidir.
Kırmızı taze biber
evlerde yoğun bir
emek sarf edilerek
ayıklanıp özel
metotlarla kurutulup
dövülerek "kuru
isot" haline
getirilir. Biber
Salçası (İsot
reçeli) ise taze
kırmızıbiberin etli
türünden yapılır.
Urfa'da tören-davet
ve toplantı
yemekleri Geleneksel yaşam
tarzını halen
sürdüren
Şanlıurfalılar,
yakın dostlarını ve
akrabalarını
Ramazan'da,
kandillerde veya
başka günlerde sık
sık davet ederler.
Bu davetlerin
dışında, özel
durumlarla
toplanmalarda ve
törenlerde kendine
has ikramlar yer
alır. Bu toplanma ve
tören yemekleri;
Sıra Gecesi Yemeği,
Asbap (Esvap)
Gecesi Yemeği, Süpha
Yemeği, Duvak Gecesi
Yemeği, Gelin Hamamı
Yemeği, Gelin
Davetleri, Diş
Hediği, Sünnet
Yemeği, Hac Yemeği,
Sahaniye, Sahur
Yemeği, Taziye
Yemeği'dir. Bu
davetlerde mevsimine
göre Urfa
yemeklerinin en
lezzetli ve güzel
olanları tatlı ve
meyvelerle birlikte
misafirlere ikram
edilir.
-
Lebeni
çorbası (8 kişilik)
Malzeme:
Yarım kilo döğme
(aşurelik buğday), 2
kilo yoğurt ve 250
gram nohut.
Yapılışı:
Döğme, bir tencerede
üzerine bir litre su
ilave edilip suyu
azalıncaya kadar
kaynatılır. Başka
bir kapta birkaç
saat önceden suda
bekletilen nohut
kaynatılmış dövmeye
katılır ve
kaynatılır. Kaynayan
dövme ve nohut
karışımı üzerine,
yavaş yavaş yoğurt
ilave edilip bir
müddet daha
kaynatıldıktan sonra
ateşten alınır.
Sıcak veya soğuk
olarak servis
yapılabilir.
Malzeme:
1 kg domates, 4
yeşilbiber, az
miktarda pul biber,
4 adet yeşil soğan,
1 demet maydanoz,
yarım demet taze
nane, 200 gram
pirpirim (semizotu),
1 çay bardağı nar
pekmezi veya koruk
suyu.
Hazırlanışı:
İyice
ayıklanan sebzeler
yıkanır ve sonra çok
ince doğranır. Tuz
atıldıktan sonra
karıştırılır ve
üzerine koruk suyu
veya nar pekmezi ile
az miktarda su
eklenerek
karıştırılır ve
çorba kâseleriyle
servis yapılır.
Malzeme:
500 gr. bulgur, 500
gr. kara et (Yağsız
koyun eti), 200 gr.
pul biber, 1 adet
kuru soğan, 1 adet
sarımsak, 1 demet
maydanoz, 250 gr.
yeşil soğan, 1 tatlı
kaşığı salça, buz
parçaları, tuz ve
karabiber.
Yapılışı:
Yere açılan bir
sofra üzerine
konulan 50 cm.
çapındaki köfte
leğeninin yanında
evsilmiş bulgur,
dövülmüş kara et,
isot (pul biber),
salça, tuz,
karabiber, soğuk su
veya buz
bulundurulur.
Leğenin içine önce
et, ince kıyılmış
kuru soğan,
sarımsak, pul biber,
tuz ve karabiber
alınır. Çok az
soğuk su veya buzla
karıştırılır ve
ezilerek yoğrulmaya
başlanır. Et ve
malzeme karışımı
belli bir kıvama
gelince, bulgur
katılmaya başlanır.
Bulgurla et belli
bir kıvama gelince
salça alınarak
(istenirse salça
başta alınabilir)
tekrar yoğrulmaya
devam edilir.
Çiğköfte belli bir
kıvama gelince, su
alınarak
yumuşatılır. Köfte,
istenen kıvama
geldiğinde önceden
hazırlanan kıyılmış
yeşil soğan ve
maydanoz alınır.
Birlikte bir müddet
daha yoğrularak
tamamlanmış olur.
Tabaklara avuç içi
kadar konulup
kenarına dilimlenmiş
domates, salatalık
ve marul konarak
servis yapılır.
Mevsimine göre
marul, hardal, turp,
nane, salatalık,
beyaz lahana,
kuzukulağı,
pırpırım, su
yarpızı, ayran,
bostana, cacık ve
yufka ekmek de
sofrada
bulundurulur.
Sebze
Malzemeleri:
500 gram parça et,
2 kg. pancar, 1 su
bardağı nohut, 1 su
bardağı lolaz
(börülce), 3 diş
sarımsak, 3 yemek
kaşığı sadeyağ, 2
su bardağı sıvı
yağ, 500 gram
yoğurt.
Hazırlanışı:
Önce parça et
yıkanıp kuşbaşı
doğranır, 1 yemek
kaşığı sadeyağla
kavrulur. Nohutlar
ete ilave edilerek
25-30 dakika kadar
haşlanır. Yıkanan
lolaz 3 bardak su
ile ayrı bir kapta
haşlanır. Pancar
yapraklarından
ayrılır, sadece
sapları doğranarak
az su ile ayrı kapta
haşlanır, suyu
sıkılarak süzülür ve
2 yemek kaşığı yağ
ile 5-10 dakika
kavrulur. Haşlanan
lolazın suyu
süzülerek nohut ve
etin bulunduğu
tencereye eklenir.
Aynı tencereye
kavrulmuş pancar da
katılır ve tuz
eklenerek kısa bir
süre kaynatılır
tencerede hazır
bekletilir.
Boranı
köftesi malzemeleri:
250 gram dövülmüş
kara et, 2 su
bardağı bulgur, 1
çay kaşığı
karabiber, 1 tatlı
kaşığı tuz, 1 yemek
kaşığı pul biber, 1
yemek kaşığı un
"Boranı
yuvalağı" (Boranı
köftesi)
hazırlanışı:
Bir tepsiye 2 su
bardağı köftelik
bulgur, kuru isot,
tuz, karabiber,
döğülmüş kara et
(yağsız et)
konularak su ile
arada un alınarak
çigköfte gibi
yoğrulur.
Kavrulurken
dağılmayacak kıvama
gelince yoğurma
işlemi tamamlanır.
Yoğrulan köfte nohut
büyüklüğünde
parçalara ayrılır ve
avuç arasında
yuvarlanır. Bu
yuvalaklar sıvı yağ
konmuş bir tavada
kızartılır ve yağdan
çıkarılır.
Tabaklara
servis:
önce nohutlu,
lolazlı ve pancarlı
yemekten tabaklara
bir kepçe konulur ve
üzerine kızarmış
yuvalaklar ilave
edilir. Sarmısak az
tuz ile dövülüp
yoğurtla
karıştırılarak bir
sos yapılır. Bu
sostan isteyenler
yemeğin üzerine
bir-iki kaşık
alırlar.
Malzemeler:
1 adet orta boy su
kabağı (4 kğ), 1 kğ.
parça et, 2 su
bardağı haşlanmış
nohut, 2 su bardağı
koruk veya nar suyu,
1,5 kğ. domates,
tuz.
Yapılışı:
Et, nohut ve kabuğu
soyulan
domateslerden
ezilerek elde edilen
domates suyu,
karabiber ve tuz
eklenerek bir
tencerede pişirilir.
Su kabağının kabuğu
soyulur,
çekirdekleri
ayıklanır, kuşbaşı
büyüklüğünde
doğranır. Daha sonra
tencereye soyulmuş
ve doğranmış su
kabağı ile koruk
veya nar suyu ilave
edilir. Üç bardak su
katılarak yarım saat
daha pişirilir ve
servis yapılır.
-
Şıllık
Tatlısı (8 kişilik)
Malzeme:
2 su bardağı un,
300 gr. kıyılmış
ceviz içi, 600 gr.
toz şeker, 3 yemek
kaşığı sade yağ,
30-40 cm. çapında
şıllık ekmeği sacı.
Yapılışı:
Geniş bir kapta 2
bardak un, 4 bardak
su ile çırpılarak
sıvı bir karışım
elde edilir. 30-40
cm çapındaki sac
ısıtılır ve
karışımın
yapışmaması için
üzeri yağlanır.
Hazırlanan
karışımdan büyük bir
kaşık alınıp sacın
üzerinde
gezdirilerek saca
dökülür ve yufka
gibi yayılarak
pişirilir. Her iki
tarafı hafifçe
pişirilen bu yufkaya
"şıllık ekmeği"
denilir. Şıllık
ekmekleri (pişirilen
yufkalar) aynı
ebatta bir tepsiye
dizilmek üzere iki
kısma ayrılır.
Dört-beş yufkadan
sonra araya kıyılmış
ceviz içi serpilir.
Üstüne tekrar
dört-beş yufka
serilir. Sonra
baklava dilimi
şeklinde bıçakla
kesilir. Şekerle
hazırlanmış şerbet
ısıtılarak tepsinin
üzerine dökülür ve
servise hazır hale
gelir. Şıllık
şerbetinin
hazırlanışı:
1 kaşık sadeyağ, 600
gr. şeker ve 3
bardak su bir kapta
pekmez kıvamına
gelinceye kadar
kaynatılır. Şerbet
kristalize olmasın
diye çok az miktarda
limontuzu konulur.
Şanlıurfa,
Anadolu'nun tarihi
kimliğini koruyan
ender şehirlerinden
biridir. Yeni
yapılaşmaların, eski
kentin dışında
yoğunlaşması ve eski
Urfa Evlerinde
günlük yaşamın hala
devam etmesi bu
kimliğin
korunmasında en
büyük rolü oynuyor.
Son yıllarda gelişen
koruma bilinci,
kentsel kimliğin
gelecek kuşaklara
aktarılacağının
sinyallerini
veriyor.
Tarihi şehri
yakından
tanıyabilmek için,
Balıklıgöl'den
başlayıp
Karameydanı'ndaki
Hacı Hafızlar Evi
(Devlet Güzel
Sanatlar
Galerisi)'nin
gezilmesiyle
sonlandırılabilecek
bir tur, tarihi
kimliğin
görülebileceği en
iyi güzergâhtır.
Kent gezimize
önce, Balıklıgöl'de tarihi
mağaralar
gezildikten sonra,
Harran Üniversitesi
Kültür Evi, Çardaklı
Köşk ve Cevahir
Konukevi'ni görüp, Balıklıgöl ve
kaleden başlamak en
güzeli olsa gerek.
Kale eteğinde yer
alan ve kutsal
sayılan balıkların
yüzdüğü
Balıklıgöl'ün
bitişiğinde Halil-ür
Rahman Cami ile
Rızvaniye Cami
bulunuyor.
Kaleye çıkınca
kentin tamamı müthiş
bir panorama olarak
gözler önüne
seriliyor. Camiler,
minareler, Urfa
evleri, eski ve yeni
Urfa karşınızda.
Çevresi hendekle
çevrili olan kale,
heybetli çift
sütunuyla şehrin
sembolü durumunda.
Üzerinde M.S. 3.
yüzyıla ait
Süryanice kitabeye
göre bu sütunların
askeri komutan
Barşamaş'ın oğlu
Aftuha tarafından
Kraliçe Şalmeth
anısına yapıldığı
yazıyor.
Kaleden inip
doğu'ya yürüyünce
hemen Hz İbrahim'in
doğduğu mağaraya
varırsınız. Hz.
İbrahim'in bu
mağarada yedi yaşına
kadar kaldığına
inanılır. Mağaranın
içerisinde şifalı su
bulunmaktadır.
Tekrar doğuya
devam ederseniz,
karşınıza çıkan
çarşı ve hanlar sizi
Osmanlı Mimarisi'nin
inceliklerini
yansıtan mistik ve
otantik bir
yolculuğa çıkarır.
Tarihi çarşı ve
pazarlardan Saraç
Pazarı'nda saraciye
(dericilik), Kürkçü
Pazarı'nda kürkler,
Kazaz Pazarı'nda
(Bedesten) mahalli
giysilerle puşu ve
ipek dokumaları,
Sipahi Pazarı'nda
halı-kilim ve kürk,
Keçeci Pazarı'nda
keçe, İsotçu
Pazarı'ında
isot-salça ve kuru
bakliyat, Hüseyniye
Çarşıları'nda bakır
işleri, Neccar
Pazarı'nda ağaç
işleri, Attar
Pazarı'nda yöreye
ait her türlü
aktariye ve şifalı
bitkiler, Pamukçu
Pazarı'ndaki
kuyumcularda ise
altın ve gümüş
takılar
bulabilirsiniz.
Tarihi
çarşılardan alınacak
yöresel el sanatları
en güzel hatıra ve
hediyeliklerdir.
Ayrıca, her türlü
baharat, meyan kökü,
şifalı otlar, Urfa
nar pekmezi, Urfa
üzüm pekmezi, Urfa
fıstığı, Urfa
peyniri, Sadeyağ,
Urfa İsot'u (kırmızı
pul biber), İsot
reçeli, Bastık,
sucuk, çekçek
alınabilecek yöresel
yiyeceklerdir.
Buralar
gezildikten ve
alışveriş
yapıldıktan sonra
Gümrük Hanı'nda
içilecek bir acı
kahve (mırra) ya da
kaçak çay tura devam
için zindelik
sağlayacaktır.
Osmanlı döneminden
kalma 11 adet handan
biri olan Gümrük
Hanı, Urfa'nın en
güzel mimari
yapılarından. Kanuni
Sultan Süleyman
zamanında, Behram
Paşa tarafından 1562
yılında
yaptırılmıştır.
İçinden akan
Balıklıgöl'ün suyu,
avlusunda asırlık
çınarlar atındaki
otantik kahvehaneler
görenleri büyüleyen
bir dinlenme mekânı.
Gümrük Hanı'ndan
sonra "Kuşçular
Kahvesi" ve kuşçu
dükkânları ile
tarihi hamam ve
camilerin bulunduğu
sokaklardan geçerek
TBMM'nin restore
ettirdiği çok güzel
bir Urfa evi olan
"Şahapzade Bakır
Evi" gezilir. Sonra
yakınındaki eskiden
Mevlevihane olan, şu
anda cami işlevi
gören yapı görülür.
Mevlevihane'den
ayrıldıktan sonra
eski dar Urfa
sokaklarından
geçerek Hoşgörü
Meydanı olarak
adlandırılan
"Ellisekiz
Meydanı"na ulaşılır.
Bu meydan, tarihi
bir bina olan
Kurtuluş İlköğretim
Okulu, Ağ Cami ve
Aziz Petrus-Paulos
kilisesi tarafından
çevreleniyor. Kilise
restore edilerek
"Vali Kemalettin
Gazezoğlu Kültür
Merkezi"ne
dönüştürülmüş.
Urfa'nın en güzel
mimari yapısı olarak
kabul edilen
Akyüzler Evi'de
buraya çok yakın.
Dar sokaklarda
gezintiye devam
edilince, kabaltı
örneklerinin en
güzelleri sizleri
karşılıyor. Yorgancı
sokakta şifalı
bitkilerin satıldığı
eski bir Urfa evi
olan Abdülkadir
Hakkâri evi ile
Yıldız Sarayı
Konukevi de
gezilecek mekânlar
arasında.
Yorgancı
Sokak'tan Yıldız
Meydanı'na çıkılınca
hemen karşı tarafta
yer alan Ulu Camii
Külliyesi gezilir.
Cami minaresi, eski
bir kilisenin çan
kulesi ve aynı
zamanda saat kulesi.
Ulu Cami'den
ayrıldıktan sonra
yine eski
sokaklardan geçerek
150 metrelik bir
yürüyüşle Gülizar
Konukevi'ne
gelebilirsiniz.
Sonra Görülmeye
değer Urfa
evlerinden biri olan
Karameydanı'ndaki
Hacı Hafızlar Evi
(Devlet Güzel
Sanatlar
Galerisi)'nin
gezilmesiyle tarihi
şehir turunu
tamamlamış
olursunuz.
Urfa'da el sanatları
yüzyıllardan beri
usta çırak ve ahilik
geleneğiyle
sürdürülmüştür. El
sanatları
ürünlerinde
duygunun, inceliğin,
emeğin ve terin
eserlerle
buluşmasını
görürsünüz.Ağaç
oymacılığı,
Saraçlık, Kürkçülük,
Keçecilik,
Çulhacılık (bez
dokumacılığı),
Bakırcılık,
Kuyumculuk,
Tespihçilik,
Tenekecilik,
Taşçılık,
Demircilik,
Kilimcilik, günümüze
varlığını halen
sürdüren ve icra
edilen el
sanatlarıdır.
Dabbaklık,
Tarakçılık,
Kazazlık, Çulculuk
(semercilik),
Abacılık,
Yemenicilik,
Kendircilik,
Kokacılık,
Basmacılık ise
geçmişte var olup
bugün icra edilmeyen
el sanatlarıdır.
Bakıra
Hayat Veren Eller. Hasek Höyük, Kurban
Höyük, Lidar
Höyük'te yapılan
kazılar, Bakır
Çağı'nda (Kalkolitik
Çağ M.Ö. 5000-3000)
bakırın işlenmesiyle
başlayan bakırcılık
sanatının Urfa'da
binlerce yıllık bir
geçmişe sahip
olduğunu ortaya
koymuştur. 1887 yılında yapılan
ve günümüzde bakırcı
esnafının kullandığı
Hüseyniye Çarşısı'na
girdiğinizde ritmik
ses ve hareketlerle
karşılaşırsınız.
Öyle ahenkli bir
çalışmadır ki,
çarşıya girenler
başka bir
dünyadaymış hissini
duyarlar. "Dövme
çekiç tekniği" ile
yapılan bakır
işlerini bu çarşıda
bulabilirsiniz.
Güzelliğin ve Gücün
Simgesi Altın ve
İşlemeciliği Urfalı kuyumcu
ustalar tarafından
uzun ve yorucu
çalışmalarla işlenen
"altın"dan;
gerdanlık, kolye,
bilezik, yüzük,
küpe, iğne ve kemer
gibi takılar
üretilir. Beceri,
dikkat ve incelik
isteyen altın
işlemeciliği,
üretilen sanat
ürünleriyle
insanların
beğenisine sunulur.
Kuyumcular;
Yıldızmeydanı,
Kınacı Pazarı ve
Pamukçu Pazarı'nda
yoğun olarak yer
almaktadır.
Kazazlık Kazazlık, ham ipeğin
el ile işlenerek
iplik ve ibrişim
durumuna getirildiği
bir sanat olup
kendi ismiyle anılan
Kazaz Pazarı'nda
icra edilmektedir.
1562 yılında inşa
edilen Kazaz Pazarı
günümüzde çeşitli
dokuma ürünlerinin
satıldığı; ipek
ipliğiyle yapılan
püskül, igal ve
keytan gibi bazı
aksesuarların genç
ustalar tarafından
üretildiği bir
kapalı çarşıdır.
Culhacılık Geçmişi yüzyıllara
dayanan culhacılık
yani bez
dokumacılığı; yün ve
pamuk ipliği ile
floş adı verilen
ipek ipliğinden
yapılan bir dokuma
el sanatıdır.
Dokumada kullanılan
ipler yöresel
usullerle ve özgün
renklerde boyanıp
"kamçılı tezgâh"ın
ayakla çalışan
"çekmeli" çeşidinde
dokunarak "yamşah"
ve "Puşu" gibi
başörtüsü, "Ehram"
ve "Fıta" gibi kadın
boy örtüsü haline
getirilir. Kazaz
Pazarı'nda satılan
culha çeşitleri
emeğin güzellikle
kaynaşmasını gözler
önüne sermektedir.
Kamberiye
Mahallesi'nde bir
tek atölyede ve üç
tezgâhta bu sanatı
sürdüren Halil ve
Mustafa Karataş
ustalar bu mesleğin
son temsilcileridir.
Kürkçülük İnsanlar giysi
ihtiyaçlarını ilk
çağlardan beri
hayvan kürklerini
işleyerek
gidermiştir.
Binlerce yıl
öncesinden gelen bu
zorunluluk Urfa'da
bir sanat haline
gelmiştir.
Anadolu'nun
hiçbir yerinde
rastlanmayan Urfa'ya
has kürkler, ana
karnında veya
doğumdan sonra ölen
kuzuların
derilerinden
yapılır. Bir kürkün
yapımı 15 gün sürer.
Deriler özel
yöntemlerle
hazırlanır.
Birbirine uyan
parçalar bir araya
getirilerek dikilir
ve yandan
bakıldığında dikiş
yerleri görülmez.
Bir kürk yaklaşık
kırk parçadan
oluşur. Urfa'da
üretilen kürklerin
dış yüzü siyah
kumaşla kaplanır.
Aba gibi bolca bir
giysi biçimindedir.
Ayrıca ceket altına
giyilebilen ince
kürkten yelekler de
üretilmektedir.
Kürkçülük birkaç
atölye ve usta ile
varlığını
sürdürmektedir.
Yaşatılmaya
Çalışılan Saraçlık Kösele ve deriden
avcı gereçleri,
kemer, çanta, silah
kılıfı gibi
eşyaların üretildiği
bir sanattır
saraçlık.
Şanlıurfa'da
yüzyıllardan beri
gelen at ve atçılık
kültürüyle ilgili
üretilen deri ve
köseleden koşum
takımları önemli
saraçlık
ürünleridir. Saraç
Pazarı'nda birkaç
dükkanda görülen bu
elişi ürünlerini
birkaç yıl sonra
görememe ihtimali
insanı şimdiden
üzmekte.
Eyvana
Serdim Keçe. Keçe, hallaç
tarafından
kabartılan kuzu
yünlerinden yapılan
bir yaygıdır.
Kabartılmış yünler
bir bezin üzerine
renkli nakışlarla
birlikte istenilen
ebatta (Enleri
1-1.30 metre,
boyları ise 2-6
metre arasında)
tabakalar halinde
dizilip sulanır,
rulo yapılarak
ayakla tepilir. Daha
sonra kenarları
düzeltilerek tekrar
rulo yapılıp tepme
işlemi sürdürülür.
Ham denilen bu keçe
hamama götürülüp
göğüsle dövülür.
Sıcaklık ve suyla
yünler birbirinden
ayrılmayacak şekilde
sıkışır. Sonra
açılıp kurutulduktan
sonra kullanılır.
Çoban keçesi
(kepenek), kış
keçesi, ev keçesi,
sedir keçesi, düz
keçe, seccade, at
keçesi, başlıca keçe
çeşitleridir. Bugün
tek bir atölyede
icra edilen ürünler
Sipahi Pazarı'nda
satılmaktadır
İnce
Neccarlık
(ahşap oymacılığı) Şanlıurfa'da ahşap
oymacılığı yani ince
neccarlık geçmişte
çok değerli bir
meslekti. Eski Urfa
evlerinin oda içleri
zengin ahşap
süslemelerden
oluşmaktadır. İnce
neccarlar yakın
geçmişe kadar
işlemeli kapı ve
pencere kanatları,
çeyiz sandıkları ile
ayna çerçevesi imal
ederlerdi. Günümüzde
bu işin tek
temilcisi baba
mesleğini sürdüren
Fikret Ergin
Usta'dır.
Taşlarda Dile Gelen
Duygular. Taşçılık Urfa'nın en
eski klasik el
sanatıdır.
Başlangıcı neolitik
çağa kadar gider.
Göbeklitepe'de
yapılan kazılarda
Anadolu'nun en eski
heykel atölyesine
rastlanmıştır. Bu
atölyede kalker
taşından yapılmış
insan başı, aslan
başı, domuz başı,
kurbağa, akbaba
heykelleri ile "T"
biçimli büyük
steller (totemler)
üzerinde aslan,
yılan, öküz, koç,
tilki, turna ve
ördek gibi hayvan
rölyefleri
bulunmuştur. Bu
bulgular taş
işlemeciliğinin
Urfa'da 11.500 yıl
önceye kadar
dayandığını
göstermektedir.
Yörede yapı
malzemesi olarak
ağaç bulunmaması ve
kullanılan taşların
yumuşak olması taş
işleme sanatının
gelişmesine yol
açmıştır. Kentin
batı ve
güneybatısındaki
dağlarda yer alan
taş ocaklarından
çıkartılan taşları
sabır ve hünerle
bitkisel ve
geometrik
süslemelerle işleyen
ustalar insanların
beğeni ve
kullanımına
sunmuşlardır
yıllarca. Kent
mimarisinde ev,
konak, han, hamam,
cami, kilise, çeşme,
türbe, kaya mezarı
gibi yapılarda
değişik figür ve
tekniklerin
kullanıldığı taş
eserler birçok
uygarlığın izlerini
taşımaktadır.
Urfa evlerinin
biçimlenmesinde
iklimin, inanç ve
sosyal hayatın
önemli ölçüde etkisi
olmuştur. 180
civarında tescilli
tarihi ev
bulunmaktadır. Bu
evler
haremlik-selamlık
bölümlü, yazlık ve
kışlık eyvanlı,
hayatlı (avlulu) bir
plana sahip ve
zengin taş
süslemeleriyle birer
saray gibidir. Kalın
duvarlı ve tonoz
örtülü toprak
damların
kullanılmasıyla
yazın gölgede 45-47
dereceye kadar varan
sıcaklık bu evlerin
içinde büyük ölçüde
azalır. Son yıllarda
geleneksel Urfa
evlerinin güzel
örnekleri restore
edilerek konukevi,
restoran, kültür evi
ve Güzel Sanatlar
Galerisi olarak
kullanılmaktadır.
Şanlıurfa'da
görülebilecek tarihi
evler; Şanlıurfa
Valiliği Konukevi
(Küçük Hacı Mustafa
Hacıkamiloğlu
Konağı), Harran
Üniversitesi Kültür
Evi (Akçarlar Evi),
Tenekeciler Evi,
Çardaklı Köşk
(Yusufoğlu Evi),
Sayganlar Evi
(Taziye Evi),
Sakıp'ın Köşkü,
ŞURKAV Kültür
Merkezi (Mehmet
Bağmancı Evi), Narlı
Ev, TBMM Kültür Evi
(Şahap Bakır Evi),
Akyüzler Evi, Yıldız
Sarayı Konukevi
(Çubukçular Evi),
Pınarbaşı Konukevi
(Halil Hafız
Kürkçüoğlu Evi),
Gülizar Konukevi,
Devlet Güzel
Sanatlar Galerisi
(Hacı Hafızlar Evi),
Eczacılar Konukevi
(Mehmet Uslusoy
Evi), Beyzade
Konukevi, Kürkçüzade
Mahmut Nedim Efendi
Konağı'dır.
Urfa'da her mekân
bir anıt. Ama bazı
anıtlar vardır ki,
içinde destanlar
saklar.Abide
kavşağında yer alan
"Mustafa Kemal Paşa
Yol Gösteren
Çeşmesi" henüz
Cumhuriyetin
kurulmadığı
yıllarda, Mustafa
Kemal'in
Çanakkale'de
gösterdiği başarıya
istinaden 1917'de
Anadolu'da yapılmış
ilk anıttır.
Hükümet Konağı
kavşağındaki "Harb-ı
Umumi Şehitleri
Anıtı" ise Birinci
Dünya Savaşı'nın
bütün cephelerinde
savaşa katılan
Urfalı Şehitlerin
hatıralarına
yapılmıştır.
Diğer anıtlar
ise; Askeri Şehitlik
Anıtı, Milli
Mücadele Şehitleri
Anıtı (Hava
Şehitleri Anıtı),
Kurtuluş Şehitleri
Anıtı'dır.
Her biri birer tarih
abidesi olan
Şanlıurfa'daki
tarihi Osmanlı
hamamlarının
başlıcaları Veli Beg
Hamamı, Şaban
Hamamı, Cincıklı
Hamam, Vezir Hamamı,
Serçe Hamamı, Sultan
Hamamı'dır. Hamamlar
gece ve sabahtan
öğlene kadar
erkeklere, öğleden
sonra ise bayanlara
hizmet verir. Tarihi
hamamların giriş
bölümünde ortada
fıskiyeli bir havuz
ve çevresinde "taht"
denilen ahşap
sedirler ve soyunma
odaları bulunur.
Yıkanma bölümünde
ise ortada göbek
taşı ve etrafında
kurnalar yer alır.
Kadınlar; "doğdu
hamamı", "gelin
hamamı", "bayram
hamamı", gibi
vesilelerle toplu
olarak hamama
giderler. Böyle
günlerde hamamda
çiğköfte yapılır,
meyve, hedik ve
çerez götürülür.
Erkeklerin ise
"güvegi (damat)
hamamı" ve "bayram
hamamı" gibi, akraba
ve arkadaş grupları
ile toplu gittikleri
günler vardır. Bu
gelenekler günümüzde
kısmen yaşamaktadır.
Urfa kültüründeki
hayvanlar âlemi
"kuş" (güvercin),
"kelaynak kuşu",
"keklik", "ceylan"
ve "at" tutkusuyla
kendini
göstermektedir.
Güvercinler. İnsanoğlu ile
kuşların dostluğunun
başladığı ilk yer
belki de Urfa'dır.
Her Urfalı, kendi
gibi endamlı ve
mağrur bir yaratık
olan güvercini canı
gibi sever, besler,
takılarla süsler ve
kendini ona bağlar.
Urfa'da güvercinler
halk arasında kısaca
"kuş" olarak
isimlendirilir.
Beslenen kuşların
60'a yakın cins ismi
vardır. "Kuşçuluk",
Şanlıurfa'da özel
zevklerden biridir.
Urfa'lı buna "merak"
demektedir. Kuşçuluk
zevk için yapılmakla
beraber bir meslek
olarak da
sayılmaktadır.
Yörede kuş besleyip
uçuranlara ise
"kuşçı" adı
verilmektedir. Kuş
beslenen evlerde
avlunun bir yanında
veya damların uygun
bir köşesinde kuş
matarları (evleri)
vardır. Bazen
avludaki bir oda da
kuşevi olarak
kullanılır.
Kuş meraklısı ve
yetiştiricisi sabah
ve akşam kuşlarıyla
beraber olur ve
günün bütün
yorgunluğunu,
stresini unutur.
200-300 adet kuş
besleyenler vardır.
Evlerde beslenen
kuşların sayısı 50
binin üzerindedir.
Kuşlar sabah ve
ikindi zamanı olmak
üzere günde iki defa
uçurulurlar.
Uçurulan "köme"ler
(çoğunluğu erkek
kuşlardan meydana
gelen kuş topluluğu)
damın etrafında uzak
mesafeli daireler
çizerek uçarlar. Kuş
uçurma saatlerinde
şehrin üstü kuşla
dolar.
Şanlıurfa'da
kuşçuların buluştuğu
"kuşçu
kahvehaneleri"nden
en meşhuru "Çardaklı
Kahvehane"dir.
Kahvehanede,
kuşların konulduğu
tel kafesli
odacıklar bulunur.
Masalar ve
etrafındaki
kürsülerde
(tabureler) oturup
sohbet eden
insanlar,
kahvehanenin içinde
serbestçe dolaşan
kuşları keyifle
izlerler ve kuş
alışverişi yaparlar.
Urfa Türkülerinin
birçoğunun içinde
çeşitli kuşların
adları geçmektedir.
Garip bir kuştu
gönlüm Elimden uçtu gönlüm Saçının tellerine Takıldı düştü gönlüm
Türküsü en sevilen
türkülerdendir.
"Güvercin Vurdum
Kalkmaz", "Bülbüller
Düğün Eyler",
"Bülbülün Göğsü Al
Olur" diğer sevilen
türkülerimizdir.
Kuş yavrular Takada kuş yavrular
Ellerin derdi biter Benim derdim
yavrular... Hoyratıyla, dertli
yaşamından söz
ederken bile kuşdan
bahseder Urfalı...
Kelaynak
Kuşları Kelaynak Kuşları;
Kuzey Afrika'da
yaşayan, üremeleri
için sadece
Birecik'e gelip
burada yuva yaparak
yavrularını
büyüttükten sonra
tekrar kışlaklarına
dönen nadir göçmen
kuşlarımızdandır.
Sayıları gittikçe
azaldığından
Birecik'te "Kelaynak
Üretme İstasyonu"
kurulmuştur. Kelaynak kuşu,
Birecikliler
tarafından kutsal
sayılmaktadır. Kışın
Kızıl Deniz
kıyılarında yaşayan
Kelaynakların Şubat
ortalarında
gelişleri
Birecikliler için
ilkbaharın gelişinin
bir işareti
sayılmaktadır.
Keklik Yörede en sevilen
kuşlardan biri de
kekliktir. Av kuşu
olan keklik ayrıca
canlı olarak da
yakalanır ve kafeste
beslenir. Şanlıurfa
yöresindeki kekliğin
gaga ve
ayakları kırmızı,
göğsünün alt kısmı
ve karnı pas sarısı
ile gri ve boz
kahverengidir.
Kuyruk,
kırmızı-kahverengi
arası bir renktedir.
Şair Ükkâş ÜLGEN
Urfa dağlarında
kekliğin ötüşünü
figana benzetir.
Dağda keklik
figanı Gül kokar dört bir
yanı, Kara gözlü ceylanı Sölerdi Urfalıyam !
Ceylan. Ovaların, kıraç
arazilerin, dağların
nazlı ve güzel
hayvanı ceylan
Türkiye'de sadece
Urfa Ovaları'nda
yaşamaktadır.
Ceylanpınar Tarım
İşletmesi bünyesinde
ve Atatürk
Ormanı'nda "ceylan
üretme istasyonu"
bulunmaktadır. Urfa
dağlarında geçmişte
sürüler halinde
yaşayan ceylanlar
günümüzde çok az
görülmektedir. Çok
hızlı koşan,
genellikle 60-90 cm.
boyunda, boynuzları
yay biçiminde, çift
tırnaklı
hayvanlardır.
Susuzluğa ve yaz
güneşinin dayanılmaz
sıcağına karşı
dayanıklıdırlar.
Urfa türkülerine
de esin kaynağı
olmuştur ceylan, Bak kara gözlü
ceylana Bölenmiş al kızıl
kana Yavrusunu avcı
vurmuş Bak ağlıyor yana
yana
Bu dağlara avcı
daldı O güzel ceylanı aldı Ben yanarım
ceylanıma Yavruları öksüz
kaldı
Arap Atları. Urfalının atlarla
vazgeçemeyeceği bir
gönül bağı ve
tutkusu vardır.
Bölgede dünyanın en
asil "Arap Atları"
yetiştirilmektedir.
Arap Atları uzun
mesafelerin,
savaşların,
zahmetlerin atıdır.
Kendine has
özellikleriyle,
mükemmel ve uygun
yapısıyla,
asaletiyle Arap
Atı'na erişen başka
bir cins yoktur. Urfa'da "at" uğurlu
sayılır ve bu uğura
çok önem verir. At
beslenen ev ve
çevresindeki yedi
evin bu uğurdan
nasiplendiği inanışı
yaygındır.
Hz. Eyyub Makamı Eyyub Peygamber'in
hastalık çektiği
"mağara" ile
yıkanarak ve içerek
şifa bulduğu "su
kuyusu" şehrin
güneyinde Harran
yolu üzerindedir.
Eyyub peygamber, Hz.
Yakub'un kardeşi
İys'ın (Esav)
oğludur. Dedesi
İshak Peygamber'dir.
Annesi Hz. Lut'un
kızıdır. Bir
rivayete göre hanımı
Yakup Peygamber'in
kızı Rahime'dir.
Urfa'da yaşayan
Eyyub Peygamber çok
zengin olup
çiftçilik ve
hayvancılıkla
uğraşmıştır. Yüce
Allah kendisini
imtihan etmek için
önce mallarını,
sonra çocuklarını
elinden alır ve daha
sonra kendisine ağır
bir hastalık verir.
Günlerce hasta
yatağında yatar,
vücudunu yaralar ve
kurtlar sarar. Tüm
bu musibetlere sabır
ve şükür gösteren
Eyyub Peygamber,
Cebrail (a.s.)'in
getirdiği vahiy
gereği ayağını yere
vurur ve yerden su
fışkırır. Bu su ile
yıkanan Hz Eyyub
vücudunu kaplayan
yaralardan kurtulur.
İçtiği bu şifalı su
ile içindeki bütün
dertler yok olur.
Bunun üzerine Allah
kendisine hem
çocuklarının, hem
mallarının iki
katını verir. Bunun
için Eyyub Peygamber
"Sabır Timsali"
olarak tanınır.
Harran
Ören Yeri Harran,
Şanlıurfa'nın 45 km.
güneydoğusunda kendi
adıyla anılan ovanın
ortasındadır. Tarihi
geçmişi M.Ö. 5. bine
kadar uzanan antik
bir kenttir. Harran
adı, Sümerce ve
Akadça
"Seyahat-Kervan
anlamına
gelmektedir. Harran
eski dönemlerde Ay,
Güneş ve
gezegenlerin kutsal
sayıldığı eski
Mezopotamya
putperestliğinin,
Sabiiliğin en önemli
merkeziydi. Tarih
boyunca Babil,
Keldani, Asur,
Hitit, Med, Pers ve
İskender
Krallığı'nın
yönetiminde
kalmıştır. Daha
sonra sırayla Roma,
Bizans, Emeviler,
Abbasiler,
Hamdaniler,
Numeyriler,
Selçuklular,
Zengiler, Memlukler
ve Osmanlı
yönetimine
girmiştir. Harran
tarih boyunca önemli
bir kültür merkezi
özelliğini
korumuştur.
Hz. İbrahim
Filistin'e gitmeden
önce bir müddet
burada kalmıştır.
Harran yetiştirdiği;
Sâbit b. Kura
el-Harrani, Cabir b.
Hayan, İbn Teymiyye,
El-Battani, Sinan b.
Sabit gibi âlimlerle
tanınır. Harran,
1260 Moğol
istilasında tahrip
edilmiş ve harap bir
şekilde günümüze
gelmiştir.
Konik kubbeli
evleri, Emevi
Devri'nden kalma Ulu
Cami kalıntıları,
çeşitli dönemlere
ait mimari
kalıntıların
bulunduğu höyük,
Emevilerden kalma
İç kalesi ve şehir
surları, 1185
tarihinde Harran'da
vefat eden Şeyh
Yahya Hayat
el-Harrani
Hazretleri'nin
türbesi ve Yakup
Peygamber'in kuyusu
ziyaret edilecek
yerleridir.
Bazda
Mağaraları Harran-Han el-Ba'rur
yolunun 16.
kilometresinde yolun
solunda ve sağındaki
dağlarda 13.
yüzyıldan kalma taş
ocağı mağaralarıdır.
Civardaki tüm
medeniyetlere ait
mimari eserlerin
taşlarının
çıkarıldığı
mağaralardır. Büyük
olanında uzun
galeriler ve
tüneller oluşmuştur.
Han el-Ba'rur
Kervansarayı Harran'ın 20 km.
doğusunda Tektek
Dağları üzerinde
Göktaş Köyü'ndedir.
Eyyubi Dönemi'ne ait
(1228-1229) bir
kervansaraydır. El
Hac Hüsameddin Ali
Bey İmad Bin İsa
tarafından
yaptırılmıştır.
Klasik Selçuklu
Kervansarayları
planındadır.
Şuayb
Şehri (Özkent Köyü) Han el-Ba'rur
Kervansarayı'nın 11
km.
kuzeydoğusundadır.
Urfa'dan uzaklığı 80
km.'dir. Halk
arasında Şuayb
Peygamber'in bu
şehirde yaşadığına
inanılmaktadır.
Birçok mağara ve
yüzlerce kaya mezarı
üzerine kesme taştan
inşa edilmiş yapılar
vardır. Bu yapıların
Roma-Bizans
döneminden kaldığı
tahmin edilmektedir.
Çok sayıda sarnıç
bulunmaktadır.
Tarihi kentin etrafı
yer yer izleri
görülen surlarla
çevrilidir.
Kalıntılar arasında
bir mağara "Şuayb
Peygamber'in Makamı"
olarak ziyaret
edilmektedir.
Soğmatar
Antik Şehri
(Yağmurlu Köyü) Antik Soğmatar
şehri, Şuayb
Şehri'nin 16 km.
kuzeydeki Yağmurlu
Köyü'ndedir. Köyün
ortasındaki höyüğün
altındaki antik kent
milattan önceki
çağlara aittir.
Höyüğün tepesindeki
kalıntılar M.S. 2.
yüzyıla ait kale
kalıntılarıdır.
Kalenin 250 metre
kuzeybatısında, ağzı
doğuya bakan Pognon
Mağarası'nın (Sin
Tapınağı)
duvarlarında
Soğmatar valilerini
ve yakınlarını
tasvir eden tam boy
insan rölyefleri ve
Süryanice yazılar
bulunmaktadır.
Soğmatar ay,
güneş ve
gezegenlerin kutsal
sayıldığı putperest
(Pagan) döneme ait
bir merkezdir.
Kutsal tepedeki açık
hava mabedinde kaya
zemine oyulmuş
Süryanice yazılar ve
kayalara oyulmuş
tanrı rölyefleri
M.S. 165 yıllarına
aittir. Kutsal
tepenin batısındaki
tepelerde yer alan 7
adet yapı ise Güneş,
Ay (Sin), Satürn,
Jüpiter, Mars, Venüs
ve Merkür
gezegenlerini temsil
eden gözlemevleri ve
anıt mezarlardır.
Karaali
Kaplıcaları Şanlıurfa il
merkezinin 40 km.
güneydoğusunda
bulunan Karaali
Köyü'ndedir.
Kaplıcada 34 odalı
otel ve kapalı
havuzun yanı sıra,
54 daireden oluşan
bir apart otel de
bulunmaktadır. 50-55
derecedeki sıcak
suyun; sinir
sistemi, dolaşım
sistemi, eklem, cilt
ve benzeri
hastalıkların
tedavisi için
özellikler taşıdığı
tespit edilmiştir.
Eyyub
Nebi Köyü Hz. Eyyub'un kabri,
Urfa'ya 100
km.,Viranşehir
ilçesine 20 km.
uzaklıktaki Eyyüp
Nebi Köyü'ndedir.
Köyde Eyyub
Peygamber'in
türbesi, hanımı
Hz.Rahime'nin
türbesi ve Elyesa
Peygamber'in türbesi
bulunmaktadır.
Atatürk Barajı ve
Gölü Güneydoğu Anadolu
Projesinin (GAP)
kaya dolgu
barajlarından olan
Atatürk Barajı,
Şanlıurfa'nın 60 km.
kuzeybatısında Fırat
Nehri üzerindedir.
Atatürk Barajı
yükseklik bakımından
dünyada 8'inci, göl
hacmi bakımından
18'inci, elektrik
üretimi bakımından
17'inci, gövde
dolgusu bakımından
3'üncü sıradadır.
Yılda 8.9 milyar
Kw. saat elektrik
enerjisi ile Türkiye
elektrik enerjisinin
1/3'ünü
karşılamaktadır.
Baraj gölünün
suları, yarı çapları
7.62 m. uzunlukları
26.4 km. olan 2
tünel ve pompajla
Harran, Mardin,
Ceylanpınar,
Siverek, Hilvan ve
Bozova Ovaları olmak
üzere toplam 882.000
hektar alanı
sulamaktadır.
Halfeti
ve Birecik Barajı
Gölü Şanlıurfa'dan
Gaziantep'e giderken
Birecik'e 10
kilometre kala sağa
dönüp 30 kilometre
sonra Fırat'ın
sularıyla oluşan göl
kenarındaki
Halfeti'ye
ulaşırsınız.
Halfeti'nin beşte
ikisi ile birlikte
bahçelerinin tamamı
2000 yılı Nisan
ayından sonra
Birecik Baraj Gölü
suları altında
kaldı. Şehrin kalan
kısmı tarihi
görünümüyle hala
büyüleyicidir. Dik
yokuşlarla çıkılan
sokaklarında,
birbirinin üzerinden
Fırat'ın sularıyla
oluşmuş göle bakan
bahçeli taş evler
görülmeye değerdir.
Halfeti'nin, daracık
sokaklarında
dolaşırken kendinizi
tarihin kucağında
hissedersiniz.
Gölde tekne
gezisiyle Aziz
Nerses Kilisesi'nin,
Bar Şavma
Manastırı'nın ve
daha birçok tarihi
yapının yer aldığı
Rumkale'ye; kaya
kilisenin yer aldığı
tarihi Savaşan
Köyü'ne ulaşım
mümkün. Kentin
simgesi haline gelen
"siyah gül" yerli
yabancı tüm
konukların ilgisini
çekmektedir. Çok
sayıdaki tarihi
Halfeti evi
içerisinde, Hamitbey
Konağı, Muhittin
Kanneci Evi ve
Hamamlı Ev mimari
özellikleri
açısından görülmeye
değerdir.
Karacadağ
ve Kayak Merkezi Karacadağ, Şanlıurfa
ilinin en yüksek
noktası konumunda
olup 1938 rakımlı
sönmüş bir yanardağ
kütlesidir.
Siverek-Diyarbakır
eski yolunda 50
kilometre gidince,
Karabahçe'ye
varmadan sağa
ayrılan yoldan 16
kilometre sonra
Karacadağ'ın
zirvesine varılır.
Kışın, dağın
eteklerindeki
köylerde oturan bazı
aşiretler, yaz
aylarında bu dağın
zirvelerindeki
yaylalara
yerleşirler. Karlı
günleriyle ıssız
geçen kışının yanı
sıra; kıl çadırları,
koyunları ve
insanlarıyla cıvıl
cıvıl geçen yazı da
bir başkadır
Karacadağ'ın.
Baharda dağdan
birçok pınar akar.
Gülice (Gölice)
mevkiindeki kaynak
su "Karacadağ Menba
Suları" adıyla Urfa
ve çevresinin menba
suyu ihtiyacını
karşılar.
Şanlıurfa
Valiliğince
Karacadağ'ın
zirvesinde 1999 Yılı
Şubat ayında "Karacadağ
Kış Sporları ve
Kayak Merkezi"
oluşturuldu. Dağda
kayak için en iyi
zaman Ocak, Şubat ve
Mart aylarıdır.
Dağdaki kayak
merkezine otomobille
ulaşmak mümkündür.
Tesisteki kafede
dinlenebilir ve
kayak malzemesi
kiralayabilirsiniz.
Karacadağ'ın suyunu
içmek ve havasını
solumak için bir gün
yola düşün ve bir
mola verin.
Fırat ve Dicle
arasında dünyanın en
verimli ovalarının
yer aldığı bir
bölgede bulunan
Şanlıurfa'nın
ekonomisi tarıma
dayalıdır. İlin
toplam yüzölçümü
olan 1.858.400
hektar alanın,
1.201.844 hektarı
tarıma elverişlidir.
Bu da İl
topraklarının % 63'ü
kapsamaktadır.
GAP ile sulanacak
toplam 1.700.000
hektar alanın
700.000 hektarı
Şanlıurfa sınırları
içindedir. Halen
Şanlıurfa'da 325.424
hektar alan
sulanmaktadır.
Tarımda; buğday,
mercimek, arpa,
nohut, susam,
pamuk, mısır,
fıstık, üzüm ve
sebze
yetiştirilmektedir.
Yıllık pamuk üretimi
800.000 tona
yakındır.
Seracılıkta da
önemli gelişmeler
görülmektedir.
İlin ekonomisinde
önemli yer tutan
hayvancılık küçük
aile işletmelerinde
yapılmaktadır.
1943 yılından
beri faaliyet
gösteren Ceylanpınar
Tarım İşletmesi'nde
bölge çiftçisine
kaliteli tohum,
fide, fidan ve
damızlık temin
edilmektedir. İldeki sanayi
kuruluşlarının
sayısı 340
civarındadır. 1.
Oganize Sanayi
Bölgesinde 142
müteşebbis yatırım
yapmıştır. Çok
sayıdaki müteşebbis
2. organize sanayi
için beklemektedir.
-
Cnr Agro-Gap
Uluslararası
Tarım Fuarı /
Nisan-Şanlıurfa
-
Şanlıurfa'nın
Kurtuluşu
Törenleri / 11
Nisan-Şanlıurfa
-
Kelaynak
Festivali /
Mayıs-Birecik
İlçesi
-
Uluslararası
Karakeçili
Kültür
Şenlikleri /
Mayıs-Siverek
-
Siverek Şire
Üzümü Şenlikleri
/ Ekim-Siverek
-
Şah
Muhammed'i Anma
ve Aşure Günü /
Mayıs-Kısas
Beldesi
-
Hz.Eyyüp'ü
Anma Haftası /
Mayıs-Eyyüpnebi
Beldesi
-
Uluslararası
Atatürk Barajı
Su Sporları
Şöleni /
Eylül-Bozova
-
Şurkav
Şanlıurfa
Uluslararası
Kültür ve Sanat
Haftası /
Kasım-Şanlıurfa
-
Uluslararası
Harran Felsefe
Günleri /
Haziran-Harran
-
Agro-Türk
Tarım, Gıda ve
Hayvancılık
Fuarı /
Mayıs-Şanlıurfa
|
|
|
|
|
 |
|