Kültür ve medeniyetin Dünya'ya yayıldığı bölge olarak bilinen ve arkeoloji literatüründe "Bereketli Hilal" olarak adlandırılan topraklar üzerinde 13.500 yıldan beri iskân edilen Şanlıurfa, dünyanın en eski şehridir. Ayrıca, 11.500 yıl öncesine ait dünyanın en eski tapınaklarının yer aldığı, ilk yerleşimin ve ilk tarımın yapıldığı "Uygarlıklar Şehri"dir. Çok tanrılı Pagan ve Sabii inançlarına ait mabetlerin bulunduğu, İbrahim Peygamber'in doğduğu, Musa Peygamber, Şuayb Peygamber, Yakup Peygamber, Eyyüp Peygamber ve Elyesa' Peygamber'in yaşadığı, İsa Peygamber'in kutsadığı, "Peygamberler Şehri"dir.

 

Harran, Şuayb Şehri, Soğmatar, Göbeklitepe gibi ören yerleriyle; birer saray güzelliğindeki tarihi evleriyle, sokaklarıyla, hanlarıyla, hamamlarıyla, camileriyle, çeşmeleriyle, köprüleriyle, kapalı çarşılarıyla ve geleneksel el sanatlarıyla adeta bir açık hava müzesi görünümü verdiğinden "MÜZE ŞEHİR" olarak da tanınmaktadır. Tarihi çarşıları, lezzetli yemek çeşitleri, müziği ve sıra geceleri ise insana tarihin içinde yolculuk yaptırıyor adeta...

Şanlıurfa; Güneydoğu Anadolu Projesi'nin (GAP) tarım ve sanayi merkezi olarak bundan böyle, Atatürk Barajı'nın suladığı ovalardan elde ettiği ürünlerle Hz. İbrahim'in bereketini dünyaya yayacaktır

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan Şanlıurfa, 18.584 kilometrekare yüzölçümü ile ülkemizin % 3'ünü oluşturmaktadır. İl merkezinin rakımı 518 metredir. Arazinin % 60.4'ü dalgalı, % 22'si dağlık, % 16.3'ü ova, % 1.3'ü yayla karakterine sahiptir. İlin kuzeyinde dağ ve tepeler yer alır. Halfeti, Bozova, Hilvan Ovaları kuzeyde; Harran, Suruç ve Viranşehir ovaları ilin güneyinde yer almaktadır. Gaziantep, Adıyaman, Diyarbakır, Mardin ile komşu olan Şanlıurfa güneyde ise Suriye ile komşudur.

Karacadağ, Tektek Dağları, Takırtukur Dağları, Susuz Dağları, Germuş Dağları, Nemrut Dağları, Şebeke Dağları, Arat Dağı, Cudi Dağı, Kaşmer Dağları, Molla Ömer Dağı, Kalkan Dağı başlıca dağlardır. Şehir merkezinin etrafındaki dağlarda çok sayıda mağara ve sarnıç bulunmaktadır. İlin en önemli akarsuyu Fırat Nehri'dir. Şanlıurfa il sınırları içerisinde Fırat Nehri üzerinde Atatürk Barajı, Birecik Barajı ile Kargamış Barajı ve aynı isimlerle göller bulunmaktadır.

Yazları çok kurak ve sıcak, kışları bol yağışlı ve ılık bir iklime sahiptir. Bitki örtüsü bakımından oldukça fakirdir. Akarsu boylarında ağaç toplulukları görülür. Baraj havzalarında ağaçlandırma çalışmaları yapılmaktadır.

Urfa 1908 yılına kadar Halep vilayetine bağlı bir sancak iken, 1919'daki düzenlemeyle bağımsız bir sancak haline getirilmiş, 1921 anayasası ile vilayet olmuştur. Merkez ilçe ile birlikte 11 ilçesi bulunmaktadır. Bu ilçeler Akçakale, Birecik, Bozova, Ceylanpınar, Halfeti, Harran, Hilvan, Siverek, Suruç ve Viranşehir'dir. 2000 yılı nüfus sayımına göre ilin toplam nüfusu 1.443.422'dir. İl merkezinin nüfusu ise 385.588'dir.
Tarih boyunca şehre, Süryanilerin "Orhai", Arapların "El-Ruha", Seleukosların "Edessa", Türklerin ise "Urfa" dediği bilinmektedir. Son 20 yılda il sınırları içersindeki arkeolojik kazılarda Paleolitik Çağ (M.Ö. 500.000-8.000), Neolitik Çağ (M.Ö. 8.000-5.500), Kalkolitik Çağ (M.Ö. 5.500-3.200) ve İlk Tunç Çağı'na ait (M.Ö. 3.200-1.800) eserler bulunarak Urfa Müzesi'ne getirilmiştir.

Hilvan İlçesi sınırları içerisindeki Argaç Köyü yakınındaki Nevalı Çori'de 1983-1991 yılları arasında yapılan kazılarda 11.500 yıl önce Nevali Çori insanlarının ilk evleri yaptığı, ilk defa tarım yaparak buğday ve mercimeği ürettiği ve bu ürünlerin buradan dünyaya yayıldığı anlaşıldı. Burada bulunan -T- şeklindeki üzeri hayvan kabartmalı taş steller dünyadaki ilk tapınak kalıntılarıydı.

1995-2006 yılları arasında Urfa şehir merkezine yakın mesafedeki Göbeklitepe kazısında 11.500 yıl öncesine ait çok sayıda tapınak kalıntılarına rastlanıldı. Göbeklitepe'de bulunan ve ritüel anlam taşıdığı muhtemel olan insan ve hayvan heykelleri ile -T- şeklindeki steller üzerindeki çeşitli hayvan kabartmaları dünyanın en eski resim örnekleridir.

1996 yılında Balıklıgöl'ün arkasında yer alan toprak kesitte,  çakmak taşından yapılmış, ok uçları, mızrak uçları, delici ve kesici aletler, bazalt ezgi kapları, ezgi taşları, hayvan kemikleri ve yapı döşemelerine rastlanıldı. Laboratuar tahlilleri yapılan bu malzemelerin günümüzden 13.500 sene öncesine ait olduğu kesinlik kazandı. Böylece uygarlık tarihinin Urfa'da başladığı ortaya çıkmış oldu.

M.Ö. I. binde bölge halkı Kafkasya kökenli Subarlardan oluşmaktaydı. Aynı dönemde güneydoğu bölgesi Sami ırkından Aramilerin istilasına uğradı. Aramilerin küçük şehir devletleri kurmalarına karşılık bölge, M.Ö. 612 yılına kadar Asur egemenliğinde kaldı. M.Ö. 612-550 yılları arasında Med hakimiyetine giren bölge M.Ö. 552-332 yıllarında Perslerin eline geçti.

Büyük İskender'in Asya seferi sırasında Urfa bölgesi M.Ö.332-312 yılarında Makedonyalıların eline geçti. İskender'in ölümünden sonra imparatorluğun komutanları arasında bölüşülmesi neticesinde Urfa, M.Ö. 312-132 yılları arasında Seleukosların elinde kaldı. M.Ö. 302 yılında Seleukos Nikator tarafından eski iskân yerine yeniden kurulan Urfa'ya "Suları Bol" anlamına gelen "Edessa" adı verildi. 

Seleukoslar'ın giderek zayıflamasını fırsat bilen Arami asıllı Süryaniler M.Ö. 132'de Aryu önderliğinde Osrhoene adıyla bir şehir krallığı kurdular. Abgar hanedanının yönettiği bu krallık zaman zaman Romalıların ve Partların hâkimiyetine girdi. M.S. 216'da Roma imparatoru Caracalla tarafından Edessa işgal edildi. Son Osrhoene kralının 244'de Roma'da ölmesinden sonra bu krallık ortadan kalkmış oldu.

376 yıl süren Osrhoene krallığı Hristiyanlık tarihi açısından önem taşımaktadır. Kral V. Abgar Ukkama 13-50 yılları arasındaki ikinci saltanatı sırasında Hz. İsa'ya mektup yazarak Hristiyanlığı halkı ile birlikte kabul ettiğini bildirmiştir. Hz. İsa Urfa'yı kutsadığına dair bir mektubunu ve yüzünü sildiği mendile çıkan mucizevî portresini Abgar Ukkama'ya göndermiştir.

260 yılında Sasani Kralı I. Şapur tarafından Romalılardan alınan şehir 273 yılına kadar Palymyra devletine bağlandı. Bu tarihten sonra yeniden Romalıların eline geçti. Roma imparatorluğunun ikiye ayrılmasından sonra Doğu Roma (Bizans) imparatorluğunun elinde kalan Urfa, Doğu Roma-Sasani çekişmelerine sahne olmaya devam etti. 359 yılında Constantius'un Roma Mezopotamyası'nı ikiye ayırmasıyla Diyarbakır asıl Mezopotamya'nın, Urfa ise tesis edilen Osrhoene vilayetinin başkenti oldu.

396'da Urfa'ya ilk Türk akını yapıldı. Hun kuvvetleri Kudüs'e kadar süren akınlarda Urfa'yı yağmalayarak kilise ve manastırlarını yıktılar. Sasani imparatoru Kavad 502 ve 503 yıllarında Urfa'yı iki kere kuşattı ise de alamadı. Anuşirvan 540, 544 yıllarında iki kere daha kuşattı. Bu defa II. Hüsrev şehri işgal etti. 628'de Sasanileri yenen Heraklios Urfa'yı tekrar Bizans'a bağladı.

Halife Ömer zamanında 639 yılında Urfa İslam ordularının eline geçti. Emeviler 687'de Harran, Samsad ve Urfa'yı bir eyalet halinde birleştirdiler. 750 yılından sonra İslam devletlerinden Abbasi, Hamdani, Numeyri ve Mervanilerin idaresinde el değiştiren Urfa'ya 1031 yılında Bizanslılar hâkim oldu.
Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan 1071'de Urfa'yı kuşattı, ancak 50 gün süren kuşatmayı 50.000 dinar karşılığında kaldırdı. Alp Arslan'ın oğlu Melik Şah 1087 yılında Haleb'e giderken uğradığı Harran'da, komutanlarından Emir Bozan'ı Urfa üzerine gönderdi. Bozan, üç ay süren kuşatma neticesinde kenti ele geçirdi (1087).

Suriye Selçukluları Sultanı Melik Tutuş 1094'de Urfa'yı teslim aldı ve kalede sürekli olarak Türk garnizonu bulunması kaydıyla şehrin idaresini Ermeni asıllı Thoros'a verdi. Thoros, 1095'de Melik Tutuş'un ölümünü fırsat bilerek kentin tümüne hâkim oldu. 

I. Haçlı Seferleri sırasında haçlı ordusunun komutanı Kont Baudouin 1098'de Urfa'yı alarak Haçlı Kontluğu'nu kurdu. Bu tarihten itibaren Urfa birçok defa Suriye Selçukluları, Artukoğulları ve Anadolu Selçukluları tarafından kuşatıldıysa da alınamadı. Nihayet 28 Kasım 1144'de Musul Atabeyi İmadüddin Zengi tarafından kuşatılan şehir, 24 Aralık 1144 tarihinde ele geçirildi. Bu zafer İslam dünyasında sevinç uyandırdı.

Bölge, 1146'da Zengi'nin yerini alan Nureddin Mahmud'un 1174 yılında ölümü üzerine, komutanlarından Selahaddin Eyyubi'nin kurduğu Eyyubi Devleti'nin eline geçti. Selahaddin 1182'de Urfa, Suruç ve Nusaybin'i topraklarına kattı. Selahaddin'in 1193'de ölümünden sonra Urfa, Anadolu Selçukluları ile Eyyubiler arasındaki çekişmelere sahne oldu. Bölge, 1232'de Mısır Eyyubileri'nin elinde idi. Alaaddin Keykubbat'ın gönderdiği ordu, şiddetli bir muhasaradan sonra 1234'de Urfa'yı Eyyubilerden aldı ve şehrin ahalisini Anadolu'ya sürdü. Şehirde büyük bir yağma oldu. Selçuklu ordusunun çekilmesinden sonra Eyyubiler bütün bölgeyi geri aldılar. İki yıl sonra Selçuklulara bağlı Harezmliler Selçuklulardan ayrılarak Urfa taraflarına çekildiler ve bütün bölgeyi yağma ettiler. Nihayet 1240 yılında Selçuklu birlikleri Harran'da Harezmlileri bozguna uğratarak şehri Eyyubilere bıraktı.

Anadolu Selçukluları'nın 1243 Kösedağ Savaşı'nda yenilmesinden sonra bölge Moğol hâkimiyetine girdi. Moğollar 1244'de Mardin ve Urfa'yı, 1251 yılında da tekrar Suruç, Harran ve Urfa Bölgesi'ni yağmaladılar. Hülagü, 1260 yılı başında Suriye seferine giderken kendiliğinden teslim olan Urfa ve Harran'ı aldı, direnen Suruç halkını ise kılıçtan geçirdi.

1272 yılında Memluk Sultanı Baybars tarafından Haleb'e tayin edilen Taybars kısa bir süre sonra Harran ve Urfa'yı Moğollardan aldı.
İlhanlı hakimiyeti altındaki Urfa, Anadolu Selçuklu Devleti'nin 1308 yılında resmen ortadan kalkmasıyla ortaya çıkan beyliklerden Salim Bey idaresindeki Döger Türkmen Boyu'nun eline geçti.

Urfa 1399 yılında Timur'un hakimiyetine girdi. Timur, Diyarbakır yöresini Karayülük Osman Bey'e vermiş, o da 1403 yılında Diyarbakır'da Akkoyunlu Devleti'ni kurmuştur. Döger Türkmen Boyu'nun hakimi Dimaşk Hoca'nın 1404'de ölümü üzerine Urfa Akkoyunlular'ın eline geçti. Mısır Memlukları'nın asi kumandanı Çekem 1407'de Urfa'yı kuşattığı savaşta öldürüldü. Fakat 1429 yılında Mısır Memlukları Urfa'yı ele geçirerek şehri yağmalayıp yıktılar ve geri çekildiler.

Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan 1465 yılında Urfa'da bulunan kardeşlerini yenerek şehri ele geçirdi. Urfa 1504'de Dulkadir Beyliği'nin eline geçti. 1507'de Safeviler tarafından  alındıysa da Dulkadirliler şehri hemen geri aldılar. Safevilerin 1514 yılında Urfa'yı tekrar ele geçirmesinden kısa bir süre sonra şehir Yavuz Sultan Selim zamanında 1517 yılında Osmanlı topraklarına katılmıştır.

Osmanlı hakimiyetinde 400 yıl kalan Urfa, Osmanlı İmparatorluğu'nun I.Dünya Savaşı'ndan yenik çıkması üzerine 24 Mart 1919'da İngilizler tarafından işgal edildi. İngilizler 30 Ekim 1919 tarihinde şehri Fransızlara devretti. Urfalılar 11 Nisan 1920'de Fransızları yenilgiye uğratarak Cumhuriyet tarihine "Kendi kendini kurtaran şehir" olarak geçtiler. Şehirlerinin Türkiye Cumhuriyeti topraklarında kalmasını sağladılar. Bu zaferin anısına 22 Haziran 1984 yılında T.B.M.M.'nin kararıyla Urfa'ya "ŞANLI" ünvanı verildi.

Şanlıurfa tarihi, şehrin geçmişindeki efsanevi olayların esintileriyle halk dilinde şekillenir. Efsaneler halk arasında, yüzyıllardır tarih bilgisi gibi anlatılarak günümüze kadar gelmiştir. Bu arada, Urfa'da yaşadı­ğına inanılan peygamberlerin hayatlarından bazı kesitler de efsanelere konu olmuştur.

Âdem İle Havva ve Harran Ovası Efsanesi
Efsaneye göre Âdem'le Havva'nın Cennet'ten çıkıp geldikleri yerdir Harran Ovası ve Göbeklitepe. Âdem'le Havva bir cennet köşesi gibi renk renk çiçeklerin yer aldığı ovanın bu güzelliğine inanamazlar. Bunca güzelliğin arasında ilk dikkatlerini çeken bir tek ağacın olmayışıdır. Âdem, Cennet'ten gelirken bir nar bir de gül dalı getirmiştir yanında... Ovanın ortasına diker ikisini de... Hemen büyüyüveren nar al çiçekler açar, gül ise beyaz.

Bir süre sonra karınları acıkır. Havva avucunu açar, içinde Cennet'ten getirdiği bir buğday tanesi vardır. Umutla koyulurlar işe... Âdem, gül ağacından bir saban yapar. Sabana da kendini koşar. Ancak öylesi yorucu bir iştir ki dermanı kalmaz. O anda bir öküz belirir yanlarında "Beni koşun" der gibi boynunu uzatır.

İşte inanışa göre insanın ilk ayak bastığı, sabanın ilk kullanıldığı, öküzün ilk kez çifte koşulduğu yerdir Harran Ovası... Bu yörede buğday'ın, gül'ün ve nar'ın kutsallığı da cennet'ten gelmiş olmalarındandır...

Hz. İbrahim ve Balıklıgöl Efsanesi
Nemrut, zulmü ile çevresine korku ve dehşet sa­çan bir hükümdardır. Bir gece gördüğü rüyada doğacak çocuklardan birinin kendisini öldüreceğini öğrenir. O yıl doğacak bütün çocukların öldürülmesini emreder. Nemrut'un as­kerleri emri uygulamaya başlar. Sara, kaçarak bir mağaraya gizle­nir. İbrahim'i mağarada doğurur ve bu­rada bırakıp evine döner. Çocuğu bir dişi ceylan emzirir. Aradan zaman geçer, askerler İbrahim'i 7 yaşında mağarada bulurlar. Nemrut'un huzuruna getirirler. Çocuğu olmayan Nemrut İbrahim'den hoşlanır ve yanına alıp büyütür.

İbrahim, Nemrut'un zulmünü, haksızlığını ve putlara tapışını, halkın da putlara tapmaya zorlandığını görür. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları bu putların tanrı olamayacağını halka anlatmaya başlar. Bir gün İbrahim, sarayın putlar bölümüne girerek balta ile bütün putları parçalar. Öfkelenen Nemrut, İbrahim'in ateşe atılarak cezalandı­rılmasını emreder.

Her taraftan toplanan odunlar, bugünkü Halil-ür Rahman Gölü'nün bulunduğu yere yığılır, ateş yakılır ve bugünkü kalenin bulunduğu tepenin üzerinden Hz. İbrahim mancınıklarla ateşe fırlatılır. Allah tarafından ateşe "Ey ateş İbrahim'e karşı serin ve selamet ol" emri verilince ateş su, odunlar da balık olur. Hz.İbrahim'in ateşe düştüğü yer bir göl ve gül bahçesine dönüşür. Bu göle daha sonra "Halil-ür Rahman Gölü" adı veri­lir. Hz. İbrahim'in ardından kendisini ateşe atan Nemrut'un kızı Zeliha'nın düştüğü yerde ise "Aynzeliha Gölü" oluşur. Kentin dini karakterinin simgesi olan bu göller ve içindeki ba­lıklar kutsal sayılmaktadır.

Çiğköfte Efsanesi
Urfa sofralarının vazgeçilmez yemeği Çiğköfte'nin geçmişi de efsanevi bir şekilde Hz.İbrahim devrine kadar uzanır. Efsaneye göre Nemrud, Hz. İbrahim'i ateşe atmak için şehirdeki yakacakları toplayıp ateş yakmayı yasaklar. Bir avcı vurduğu ceylanı evine getirir. Avcının hanımı ceylan etinden bir parçayı taşın üzerinde döverek ezer. Sonra dövülmüş et, bulgur ve isot­tan oluşan karışımla bugünkü çiğköftenin ilkel şeklini hazırlar. Ceylan etinin pişirilmeden, sadece dövülmesiyle hazırlanan bu çiğ­köfteyi kocası çok beğenir. Çiğköfte günümüze kadar sevilerek gelmiştir.

Urfalıların sosyal hayatlarında, başka yerlerde görülmeyen gelenek ve adetlere rastlanır.  Aile ve arkadaş ilişkilerinin en önemlileri; sıra geceleri, sahaniye, harefene, oda geleneği, bağ-bahçe gezmeleri, dağ ve yatı geleneği ile düğün adetleridir.

Sıra Geceleri, Dağ Yatı Geceleri ve Müzik
Urfalıların müziğe olan kabiliyetleri ve tutkuları sonucunda, tarihi şehrin şöhretinde müziğin de payı olmuştur. Şanlıurfa'da müziğin gelişmesi, yaygınlaşması, yaşatılması ve yeni eserlerle yeni sanatçıların ortaya çıkışında en önemli faktör "sıra geceleri", "oda toplanmaları" ve "dağ yatı geceleri"dir.

Genellikle kış gecelerinde, birbirine yakın yaş grubundaki arkadaş gruplarının, her hafta bir başka arkadaşın evinde olmak üzere, haftada bir akşam, belirli bir niteliğe ve düzene göre sıra ile yaptıkları toplantılara Şanlıurfa'da "sıra gecesi" denilmektedir. Genç yaşından itibaren sıra gecesine katılan Urfalı, bu gecelerde gelenek ve göreneklerini, müzik kültürünü, toplumsal yaşam kurallarını, saygıyı, hoşgörüyü ve dayanışmayı öğrenmektedir.

Adeta "halk konservatuarı" niteliğindeki sıra geceleri, usta-çırak geleneği içerisinde müziğin icra edildiği meşk ortamlarıdır. Enstrüman çalan ve okuyucu kişilerin oluşturduğu "sıralar"da, makam seyri içerisinde sistemli müzik icra edilir. Müziğe ilgi duyan gençler, ustaları dinleyerek müzik bilgisi ve terbiyesini bu gecelerde alırlar. Kulaklar eğitilir, eller eğitilir ve diller eğitilir geceler boyu; gelenek ve zarafet öğretilir dededen toruna..

"Sıra gecesi" adıyla düzenlenen televizyon programlarında; sıra gecesi'ndeki sohbet, geleneksel oyunlar ve müzik gibi bölümlerin tamamı yansıtıl­madan, sıra gecesinin sa­dece "müzik faslı" bölümü ve çiğköfte sunulmaktadır. Eski bir gelenek olan "dağ gezmeleri ve yatı"ya ise yılın her mevsi­minde uzun süreli veya bir-iki geceliğine erkek arkadaş gruplarıyla gidilir. Urfa'nın güneyinde ve batısında yer alan dağlarda bulunan çok sayıdaki mağara bu iş için kullanılır. "Dağ yatı geceleri"nde yemek ve sohbetten sonra sazlar, cümbüşler çalar, gazel, hoyrat ve türküler okunur.

Urfa'da geleneksel müziğin ustalarından Mukim Tahir, Kel Hamza, Damburacı Derviş, Cemil Cankat, Bekçi Bakır, Tenekeci Mahmut,  Ahmet Hafız, Kazancı Bedih, Mehmet Özbek, Seyfettin Sucu, İbrahim Tatlıses ve birçok müzisyen bu ortamlarda yetişmiştir. Türk müziği makamlarının birçoğunu, Şanlıurfa ezgilerinde görmek mümkündür. Makam seyrine göre, sanat değeri yüksek ezgilerin; bağlama, kaval, ud, tambur, kanun ve keman gibi sazlarla icra edildiği müzik meclislerinde türküler yanında şarkılar ve gazeller de icra edilmektedir. Rehâvî, Urfa, Urfa-Mahur ve Kılıçlı ma­kamlarının Urfa ile ilişkili olması ise müziğin yörede ne kadar etkin olduğunu göstermektedir.

Her yaştaki Urfalının hayatında müziğin önemli bir yeri vardır. Kafası, ruhu, gönlü, sürekli müzik aşkı ile dolu Urfalı duygularını, coşkusunu, sevincini, kederini, yasını türkülere dökerek kendini ifade etmiştir.

Ağlama yar ağlama (anam)
Mavi yazma bağlama
Giderem tez gelirem (anam)
Ele gönül bağlama

Çoğu zaman aşkın en doruk noktasında sevgi­liye yakılan bir uzun hava ile kabahatini dahi ka­bullenmiştir.
Küsme dilber barışalım
Her kabahat bendedir
Her kabahat bende ise
Ela gözler sendedir

Kısas Köyü ve Âşıklık Geleneği
Kısas, Şanlıurfa merkezine 12 km mesafede bir Türkmen köyüdür. Çoğu Bektaşi olmakla birlikte köyde Sünniler de yaşamaktadır. "Âşıklar Diyarı" olarak bilinen Kısas Köyü, âşık tarzı şiir ge­leneğini sürdüren ve kırk civarında saz şairinin ye­tiştiği, gönül ehli insanların yaşadığı bir beldedir.

Âşık Doksandaon "Ayrı Ayrı" isimli şiirinde tasavvuf ruhuyla seslenir;

Gelmişim kapına ey ismi yüce
Kusurum çok, aman bu halim nice
Kimi hafta sene, kimi ömürce
Kesilmiş cezalar, suç ayrı ayrı

Âşık Sefâî ise âşıkları şöyle tasvir etmekte bir şiirinde;
Eğer servetimi sorarsan kardaş
Malımız bir sazdır, sermaye kalem
Âşıklarda başka sen ne ararsın
Çalarız söyleriz hep haklı kelâm

Şanlıurfa halk oyunları genellikle toplu, düz sıra halinde kol kola, elele oy­nanan halay türü oyunlardan meydana gelir. Yörede, bazen davul zurna, bazen cümbüş, keman ve darbuka eşliğinde, bazen de kaval eşliğinde yöre tavrı, figürü ezgisi ve rit­miyle oynanan çok sayıda oyunların ol­duğu görülmektedir. Halk oyunlarında, halkın üzüntüsünü, yasını, kıskançlığını, neşesini, kuvvetini, yiğitli­ğini, yakarış ve yalvarışını gösteren figür ve motif­leri görebilmek mümkündür

Halkoyunlarında kadın giyimi ve aksesuarlar Aba-Şale, Üç Etek, Zıbın-Fistan (Entari), Sıhma (Yelek), Kuttuk-Guttik, Şalvar (Tuman-Don), Önlük, Etek, Neçek, Hibriye, Köfı, Çapık,Taç-Gümüşbaşlık,Tepelik, Üç Kor, Reşme, Kemer, Yağlık-Marhama (Mendil), Çorap, Postaldan oluşmaktadır. Erkek giyimi ise Şalvar, Yelek, Gömlek (Köynek), Şal (Bel bağı), Puşu, Pazubent, Yağlık-Marhama (Mendil), Çorap, Postal'dan oluşmaktadır. Urfalıyam Ezelden, Gemi (Sal), Ğezale, Gırani (Ağırlama), Hasandağı, Düz, Cezayir, Çeçen Kızı, Tek Ayak (Derik), İki Ayak (Dıniğ), Üç Ayak, Beş Ayak, Terge (Türk-i, Terge), Kımıl, Abravi (Lorke), Soseh, Çeçano, Keriboz (Hilvan'da oynanan), Keriboz (Suruç'ta oynanan), Ğezale, Çeçen Kızı, Dellocan, Zavfa (Damat), Urfa Seylânîsi, Suruç Seylânîsi, Dik, Keçike, Gül­hameda, Teşi, Şujun, Gelberi, Rışko, Mim, Çepik, Şevko, Karaçı, Koçeri, Temirağa, Kommetki, Nure, Dinge, Fasıl (Dörtlü Değnek) en çok bilinen oyunlardır.

Şanlıurfa'da görücü usulü ile evlenme eskisi gibi yaygın değildir. Günümüzde çiftler genelde birbirlerini görerek, tanışarak ve anlaşarak evlenmeye karar vermektedirler.

Şehir halkında kısmen de olsa yaşayan "geleneksel evlenme adetleri" ise kendine has özellikler taşır. Evlilik yaşına giren genç, evlenme isteğini yakın arkadaşları veya başka biriyle anne ve babasına bildirir. Durumu öğrenen anne, kız ara­maya başlar. Tanıdıkların tavsiye ettiği kızlardan uygun görülen istenir. İki taraf anlaştıktan sonra oğlan evi ailenin büyükleriyle birlikte, teşekkür mahiyetinde kız evine ziyarete giderler. Gelen misafirlere çay, kahve­, çiğköfte, meyve ve kadayıf ikram edilir. Bu arada nişan günü belirlenir.

Nişan töreni eski adetlere göre kız ve erkek birbirini görmeden ayrı evlerde yapılırdı. Günümüzde bu adet bırakılmış olup, her iki taraf yakınlarının davet edildiği düğün salonunda yapılan müzikli eğlencenin sonunda nişan yapılmaktadır. Dini nikâh evde veya Dergâh Nikâh Salonu'nda yapılmaktadır. Resmi nikâh ise Belediye Nikâh Sarayı'nda yapılmaktadır. Gelinin getirilmesinden önceki günün akşamı damadın arkadaşları ve akrabalarının toplandığı erkek düğününe "asbap gecesi" denilir. Aynı gece kız evinde yapılan geceye ise "kına gecesi" denilir.

Urfa'da, kadın ve erkek düğünü olmak üzere iki ayrı düğün yapılır. Düğünler eskiden avlusu büyük evlerde yapılırdı. Erkek düğünü geniş avlulu bir evde yapılır. Düğünde halay türü oyunlar ve dörtlü değnek oyunu oynanır. Evin diğer bir tarafında ise davetliler için "süpha yemeği" olarak etli pilav, kaburga, kuzuiçi ve üzlemeli pilav ile tatlı olarak da zerde hazırlanarak ikram edilir. Akşam vakti damat, arkadaşları ve yakınları tarafından alınarak, gelinin bulunduğu kendi evine götürülür. Evin önünde hoca tarafından dua okunduktan sonra damat büyüklerinin ellerini öperek eve girer. Diğer bir adet ise, salonda yapılan kadın düğününün sonuna doğru salona damat ve yakınları gelirler. Damadın gelinle birkaç dakika karşılıklı oynamasından sonra gelinle damat kol kola girerek salondan çıkılır ve gelinle damat dualarla evlerine bırakılır.

Damat, evliliğinin sabahı yakınları ve arkadaşları tarafından "güvegi hamamı"na götürülür. Hamamdan sonra damadın arkadaşlarından biri misafirleri yemeğe davet eder. Yemekten sonra damat tekrar evine bırakılır. O güne "çeyiz günü" denilir. Gelin; kayınbabası, kaynanası, görümcesi ve kayınbiraderine getirdiği çeşitli hediyeleri verir.

Evliliğin ikinci günü olan "Duvak günü"nde gelinin annesi dışında, yakınları ve tanıdıkları o gün gelin evine gelirler. Duvak günü gelenlere yemekler ikram edilir. Gelinin annesi duvak gününün akşamı, kızı ile damadını ve birinci derece yakınlarını "duvak gecesi yemeği"ne çağırır.

Evliliği izleyen ilk cuma günü her iki tarafın bayan akraba ve yakınları hem gelini yakından görmek hem de hediye vermek üzere gelinin evine gelirler. Misafirlere mevsimine göre çay veya şerbet ikram edilir. Bu adet arka arkaya üç cuma günü tekrar edilir.

Evliliğin 15. günü ise yakın dost ve akraba kadınlar, "gelin hamamına" davet edi­lir. O gün hamama başka müşteri alınmaz, bütün masraflar oğlan evi tarafından karşılanır. Hamama çağrılan misafirlere, damat tarafından yaptırılan kebap ve tatlı ikram edilir. Gelini kutlayan misafirler, hamamdan ayrılırlar. Gelin hamamı günümüzde nadiren yapılmaktadır. Bu evlenme adetlerinin bir kısmı günümüzde değişmiştir.

Urfa'nın yemek kültürü, tarihi geçmişinden beslenerek günümüze ulaşmıştır. Çiğköftenin doğuşunun Hz. İbrahim ile ilişkilendirilmesi, tarihi bir geçmişten süzülegelen zenginliğin bir örneğidir.

Urfa'da misafir sevme ve misafirlere emekli-zahmetli yemekler hazırlama, ev sahibinin misafire verdiği önemi gösterir. Bir eve kalabalık misafir geleceği zaman, yemeğin türüne göre, yakın akraba veya komşulardan bu konuda becerikli ve maharetli olan hanımlar o eve yardıma gelirler. Düğün, toplantı ve davet yemeklerinde sofrayı, başta "çiğköfte" olmak üzere acılı, baharatlı, bol salçalı, yağlı, etli zengin yemek çeşitleri süsler. "Meyan balı şerbeti" ve "Mırra" ise yerel içeceklerin başında gelir.

Yaz ayları gelince zahire biriktirme işi başlar. Unluk buğday, bulgur, peynir, pekmez, sadeyağ, frenksuyu (salça), zeytin, kuru isot (pul biber), mercimek, nohut, Karacadağ pirinci her eve giren zahirelerdendir. Bağ ve bahçe mevsimi gelince üzümler kesilir, kazanlar kaynar, şerbetler pişer, şireler (bastık, çekçek, kesme, sucuk) yapılır; tuluklar içinde pekmezler, küfeler içinde yaş ve kuru üzümler şehre taşınır. Urfa bahçelerinde yetiştirilen isot (biber), kabak, patlıcan, acur gibi sebzelerin içi oyulur ve ipe dizilerek kurutulur. Kışın başında evlerde yöreye has "eşkili" (turşu) bolca hazırlanır, dost ve akrabalara dağıtılır.

Urfa mutfağından yemekler
Lebeni çorbası, hamırlı, mercimek çorbası, boranı, frenk tavası, bakla aşı, soğan aşı, su kabağı, bütün balcan, isot çömleği, bamya çömleği, bamya, erik tavası, ekmek aşı, kenger aşı, kabak oturtması, dorğama, mimbar, frenk tavası, saca basma, söğülme, kabak içi kavurması, kömeç kavurması, pancar kavurması, ıspanak kavurması, döğmeç, kaburga, sac kavurması, et haşlama, kelle, kabak dolması, patlıcan dolması, isot dolması, acır dolması, has (marul) dolması, yaprak sarması, şehriyeli bulgur pilavı, kuzu içi, duvaklı pilav, üzlemeli pilav, meyhâne pilavı, firik pilavı, ciğerli bulgur pilavı, balcanlı bulgur aşı, kemeli bulgur aşı, içli köfte, basma köftesi, aya köftesi, lıklıkı köfte, eşkili köfte, dolmalı köfte, tiritli köfte, yuvalak, yumurtalı köfte, mercimekli köfte, firenkli köfte, yağlı köfte, etli köfte (çiğköfte), kıyma, masluka (yahudı köftesi), kıyma kebabı, tike (kuşbaşı) kebabı, balcanlı kebap, frenkli (domatesli) kebap, ciğer kebabı, haş haş kebabı, kemeli kebap, elmalı kebap, so­ğanlı kebap, kazan kebabı, müftehi tas kebabı, buhça kebabı, çöp kebabı, kemeli tas kebabı, tepsi kebabı, Semsek, ağzıaçık, ağzıyumuk, külünçe, behsımet, kıymalı ekmek (lahmacun), şekerli ve acılı pen­dirli ekmek, bostana, koruk salatası, has cacığı, hıyar cacığı,
Tatlılar: peynirli kadayıf, hırtlevik, katmer, halbır hurması, daş ekmeği, palıza, şıllık, küncülü akıt, kuymak, zingil, zerde, peynirli helva, un bulamacı, çekçek, kesme, bastık, muska, bastıh kavurması, cevizli ve fıstıklı sucuk

Yemeklerin vazgeçilmezi: Kuru İsot (Pul biber) ve Frenk Suyu (Salça)
Kırmızıbiberin ismi "is'ot (Issı'ot)" şeklinde geçmişten günümüze gelmiştir. Bugün kırmızı pul bibere Urfa'da kısaca "isot" denmektedir.

Lahmacunun ile çiğköftenin ve diğer yemeklerin en önemli ve hazırlanması çok zahmetli olan baş malzemeleri "kuru isot" denilen kırmızı pul biber ile "frenk suyu" denilen salçadır. Urfa'nın ismi isotla özdeşleşmiş gibidir. Kırmızı taze biber evlerde yoğun bir emek sarf edilerek ayıklanıp özel metotlarla kurutulup dövülerek "kuru isot" haline getirilir. Biber Salçası (İsot reçeli) ise taze kırmızıbiberin etli türünden yapılır.

 

Urfa'da tören-davet ve toplantı yemekleri
Geleneksel yaşam tarzını halen sürdüren Şanlıurfalılar, yakın dostlarını ve akrabalarını Ramazan'da, kandillerde veya başka günlerde sık sık davet ederler. Bu davetlerin dışında, özel durumlarla toplanmalarda ve törenlerde kendine has ikramlar yer alır. Bu toplanma ve tören yemekleri; Sıra Gecesi Yemeği, Asbap  (Esvap) Gecesi Yemeği, Süpha Yemeği, Duvak Gecesi Yemeği, Gelin Hamamı Yemeği, Gelin Davetleri, Diş Hediği, Sünnet Yemeği, Hac Yemeği, Sahaniye, Sahur Yemeği, Taziye Yemeği'dir. Bu davetlerde mevsimine göre Urfa yemeklerinin en lezzetli ve güzel olanları tatlı ve meyvelerle birlikte misafirlere ikram edilir.

  • Lebeni çorbası (8 kişilik)

Malzeme: Yarım kilo döğme (aşurelik buğday), 2 kilo yo­ğurt ve 250 gram nohut.

Yapılışı: Döğme, bir tencerede üzerine bir litre su ilave edilip suyu azalıncaya kadar kaynatılır. Başka bir kapta birkaç saat önceden suda bekletilen nohut kaynatılmış dövmeye katılır ve kaynatılır. Kaynayan dövme ve nohut ka­rışımı üzerine, yavaş yavaş yoğurt ilave edilip bir müddet daha kaynatıldıktan sonra ateşten alınır. Sıcak veya soğuk olarak servis yapılabilir.

  • Bostana  (8 kişilik)

Malzeme: 1 kg domates, 4 yeşilbiber, az miktarda pul biber, 4 adet yeşil soğan, 1 demet maydanoz, yarım demet taze nane, 200 gram pirpirim (semizotu), 1 çay bardağı nar pekmezi veya koruk suyu.

Hazırlanışı: İyice ayıklanan sebzeler yıkanır ve sonra çok ince doğranır. Tuz atıldıktan sonra ka­rıştırılır ve üzerine koruk suyu veya nar pekmezi ile az miktarda su eklenerek karıştırılır ve çorba kâseleriyle servis yapılır.

  • Çiğköfte  (8 Kişilik)

Malzeme: 500 gr. bulgur, 500 gr. kara et (Yağsız koyun eti), 200 gr. pul biber, 1 adet kuru soğan, 1 adet sarımsak, 1 demet maydanoz, 250 gr. yeşil soğan, 1 tatlı kaşığı salça, buz parçaları, tuz ve karabiber.

Yapılışı: Yere açılan bir sofra üzerine konulan 50 cm. çapındaki köfte leğeninin yanında evsilmiş bulgur, dövülmüş kara et, isot (pul biber), salça, tuz, karabiber, soğuk su veya buz bulundurulur. Leğenin içine önce et, ince kıyılmış kuru soğan, sarımsak, pul biber, tuz ve karabiber alınır.  Çok az soğuk su veya buzla karıştırılır ve ezilerek yoğrulmaya başlanır. Et ve malzeme karışımı belli bir kıvama gelince, bulgur katılmaya başlanır. Bulgurla et belli bir kıvama gelince salça alınarak (istenirse salça başta alınabilir) tekrar yoğrulmaya devam edilir. Çiğköfte belli bir kıvama gelince, su alınarak yumuşatılır. Köfte, istenen kıvama geldiğinde önceden hazırlanan kıyılmış yeşil soğan ve maydanoz alınır. Birlikte bir müddet daha yoğrularak tamamlanmış olur. Tabaklara avuç içi kadar konulup kenarına dilimlenmiş domates, salatalık ve marul konarak servis yapılır. Mevsimine göre marul, hardal, turp, nane, salatalık, beyaz lahana, kuzukulağı, pırpırım, su yarpızı, ayran, bostana, cacık ve yufka ekmek de sofrada bulundurulur.

  • Boranı (8 Kişilik)

Sebze Malzemeleri: 500 gram parça et,  2 kg. pancar, 1 su bardağı nohut, 1 su bardağı lolaz (börülce), 3 diş sarımsak, 3 yemek kaşığı sadeyağ,  2 su bardağı sıvı yağ,  500 gram yoğurt.

Hazırlanışı:  Önce parça et yıkanıp kuşbaşı doğranır, 1 yemek kaşığı sadeyağla kavrulur. Nohutlar ete ilave edilerek 25-30 dakika kadar haşlanır. Yıkanan lolaz 3 bardak su ile ayrı bir kapta haşla­nır. Pancar yapraklarından ayrılır, sadece sapları doğranarak az su ile ayrı kapta haşlanır, suyu sıkılarak süzülür ve 2 yemek kaşığı yağ ile 5-10 dakika kavrulur. Haşlanan lolazın suyu süzülerek nohut ve etin bulunduğu tencereye eklenir. Aynı ten­cereye kavrulmuş pancar da katılır ve tuz eklenerek kısa bir süre kaynatılır tencerede hazır bekletilir.

Boranı köftesi malzemeleri: 250 gram dövülmüş kara et, 2 su bar­dağı bulgur, 1 çay kaşığı karabiber, 1 tatlı kaşığı tuz, 1 yemek kaşığı pul biber, 1 yemek ka­şığı un

"Boranı yuvalağı" (Boranı köftesi) hazırlanışı: Bir tep­siye 2 su bardağı köftelik bulgur, kuru isot, tuz, karabiber, döğülmüş kara et (yağsız et) konularak su ile arada un alınarak çigköfte gibi yoğrulur. Kavrulurken dağılmayacak kıvama gelince yoğurma işlemi tamamlanır. Yoğrulan köfte nohut büyüklüğünde parçalara ayrılır ve avuç ara­sında yuvarlanır. Bu yuva­laklar sıvı yağ konmuş bir tavada kızartılır ve yağdan çıkarılır.

Tabaklara servis: önce nohutlu, lolazlı ve pancarlı yemekten tabaklara bir kepçe konulur ve üzerine kızarmış yuvalaklar ilave edilir. Sarmısak az tuz ile dövülüp yoğurtla karıştırılarak bir sos yapılır. Bu sostan isteyenler yemeğin üzerine bir-iki kaşık alırlar.

  • Su Kabağı (8 Kişilik)

Malzemeler: 1 adet orta boy su kabağı (4 kğ), 1 kğ. parça et, 2 su bardağı haşlanmış nohut, 2 su bardağı koruk veya nar suyu, 1,5 kğ. domates, tuz.

Yapılışı: Et, nohut ve kabuğu soyulan domateslerden ezilerek elde edilen domates suyu, karabiber ve tuz eklenerek bir tencerede pişirilir. Su kabağının kabuğu soyulur, çekirdekleri ayıklanır, kuşbaşı büyüklüğünde doğranır. Daha sonra tencereye soyulmuş ve doğranmış su kabağı ile koruk veya nar suyu ilave edilir. Üç bardak su katılarak yarım saat daha pişirilir ve servis yapılır.

  • Şıllık Tatlısı (8 kişilik)

Malzeme: 2 su bardağı un,  300 gr. kıyılmış ceviz içi, 600 gr. toz şeker, 3 yemek kaşığı sade yağ,  30-40 cm. çapında şıllık ekmeği sacı.

Yapılışı: Geniş bir kapta 2 bardak un, 4 bardak su ile çırpılarak sıvı bir karışım elde edilir. 30-40 cm çapındaki sac ısıtılır ve karışımın yapışmaması için üzeri yağlanır. Hazırlanan karışımdan büyük bir kaşık alınıp sacın üzerinde gezdirilerek saca dökülür ve yufka gibi yayılarak pişirilir. Her iki tarafı hafifçe pişirilen bu yufkaya "şıllık ekmeği" denilir. Şıllık ekmekleri (pişirilen yufkalar)  aynı ebatta bir tepsiye dizilmek üzere iki kısma ayrılır. Dört-beş yufkadan sonra araya kıyılmış ceviz içi serpilir. Üstüne tekrar dört-beş yufka serilir. Sonra baklava dilimi şeklinde bıçakla kesilir. Şekerle hazırlanmış şerbet ısıtılarak tepsinin üzerine dökülür ve servise hazır hale gelir.
Şıllık şerbetinin hazırlanışı: 1 kaşık sadeyağ, 600 gr. şeker ve 3 bardak su bir kapta pekmez kıvamına gelinceye kadar kaynatılır. Şerbet kristalize olmasın diye çok az miktarda limontuzu konulur.

Şanlıurfa, Anadolu'nun tarihi kimliğini koruyan ender şehirlerinden biridir. Yeni yapılaşmaların, eski kentin dışında yoğunlaşması ve eski Urfa Evlerinde günlük yaşamın hala devam etmesi bu kimliğin korunmasında en büyük rolü oynuyor. Son yıllarda gelişen koruma bilinci, kentsel kimliğin gelecek kuşaklara aktarılacağının sinyallerini veriyor.

Tarihi şehri yakından tanıyabilmek için, Balıklıgöl'den başlayıp Karameydanı'ndaki Hacı Hafızlar Evi (Devlet Güzel Sanatlar Galerisi)'nin gezilmesiyle sonlandırılabilecek bir tur, tarihi kimliğin görülebileceği en iyi güzergâhtır.

Kent gezimize önce, Balıklıgöl'de tarihi mağaralar gezildikten sonra, Harran Üniversitesi Kültür Evi, Çardaklı Köşk ve Cevahir Konukevi'ni görüp, Balıklıgöl ve kaleden başlamak en güzeli olsa gerek. Kale eteğinde yer alan ve kutsal sayılan balıkların yüzdüğü Balıklıgöl'ün bitişiğinde Halil-ür Rahman Cami ile Rızvaniye Cami bulunuyor.

Kaleye çıkınca kentin tamamı müthiş bir panorama olarak gözler önüne seriliyor. Camiler, minareler, Urfa evleri, eski ve yeni Urfa karşınızda. Çevresi hendekle çevrili olan kale, heybetli çift sütunuyla şehrin sembolü durumunda. Üzerinde M.S. 3. yüzyıla ait Süryanice kitabeye göre bu sütunların askeri komutan Barşamaş'ın oğlu Aftuha tarafından Kraliçe Şalmeth anısına yapıldığı yazıyor.

Kaleden inip doğu'ya yürüyünce hemen Hz İbrahim'in doğduğu mağaraya varırsınız. Hz. İbrahim'in bu mağarada yedi yaşına kadar kaldığına inanılır. Mağaranın içerisinde şifalı su bulunmaktadır.

Tekrar doğuya devam ederseniz, karşınıza çıkan çarşı ve hanlar sizi Osmanlı Mimarisi'nin inceliklerini yansıtan mistik ve otantik bir yolculuğa çıkarır. Tarihi çarşı ve pazarlardan Saraç Pazarı'nda saraciye (dericilik), Kürkçü Pazarı'nda kürkler, Kazaz Pazarı'nda (Bedesten) mahalli giysilerle puşu ve ipek dokumaları, Sipahi Pazarı'nda halı-kilim ve kürk, Keçeci Pazarı'nda keçe, İsotçu Pazarı'ında isot-salça ve kuru bakliyat, Hüseyniye Çarşıları'nda bakır işleri, Neccar Pazarı'nda ağaç işleri, Attar Pazarı'nda yöreye ait her türlü aktariye ve şifalı bitkiler, Pamukçu Pazarı'ndaki kuyumcularda ise altın ve gümüş takılar bulabilirsiniz.

Tarihi çarşılardan alınacak yöresel el sanatları en güzel hatıra ve hediyeliklerdir. Ayrıca, her türlü baharat, meyan kökü, şifalı otlar, Urfa nar pekmezi,  Urfa üzüm pekmezi, Urfa fıstığı, Urfa peyniri, Sadeyağ, Urfa İsot'u (kırmızı pul biber), İsot reçeli, Bastık, sucuk, çekçek alınabilecek yöresel yiyeceklerdir.

Buralar gezildikten ve alışveriş yapıldıktan sonra Gümrük Hanı'nda içilecek bir acı kahve (mırra) ya da kaçak çay tura devam için zindelik sağlayacaktır. Osmanlı döneminden kalma 11 adet handan biri olan Gümrük Hanı, Urfa'nın en güzel mimari yapılarından. Kanuni Sultan Süleyman zamanında, Behram Paşa tarafından 1562 yılında yaptırılmıştır. İçinden akan Balıklıgöl'ün suyu, avlusunda asırlık çınarlar atındaki otantik kahvehaneler görenleri büyüleyen bir dinlenme mekânı.

Gümrük Hanı'ndan sonra "Kuşçular Kahvesi" ve kuşçu dükkânları ile tarihi hamam ve camilerin bulunduğu sokaklardan geçerek TBMM'nin restore ettirdiği çok güzel bir Urfa evi olan "Şahapzade Bakır Evi" gezilir. Sonra yakınındaki eskiden Mevlevihane olan, şu anda cami işlevi gören yapı görülür.
Mevlevihane'den ayrıldıktan sonra eski dar Urfa sokaklarından geçerek Hoşgörü Meydanı olarak adlandırılan "Ellisekiz Meydanı"na ulaşılır. Bu meydan, tarihi bir bina olan Kurtuluş İlköğretim Okulu, Ağ Cami ve Aziz Petrus-Paulos kilisesi tarafından çevreleniyor. Kilise restore edilerek "Vali Kemalettin Gazezoğlu Kültür Merkezi"ne dönüştürülmüş. Urfa'nın en güzel mimari yapısı olarak kabul edilen Akyüzler Evi'de buraya çok yakın. Dar sokaklarda gezintiye devam edilince, kabaltı örneklerinin en güzelleri sizleri karşılıyor. Yorgancı sokakta şifalı bitkilerin satıldığı eski bir Urfa evi olan Abdülkadir Hakkâri evi ile Yıldız Sarayı Konukevi de gezilecek mekânlar arasında.

Yorgancı Sokak'tan Yıldız Meydanı'na çıkılınca hemen karşı tarafta yer alan Ulu Camii Külliyesi gezilir. Cami minaresi, eski bir kilisenin çan kulesi ve aynı zamanda saat kulesi. Ulu Cami'den ayrıldıktan sonra yine eski sokaklardan geçerek 150 metrelik bir yürüyüşle Gülizar Konukevi'ne gelebilirsiniz.  Sonra Görülmeye değer Urfa evlerinden biri olan Karameydanı'ndaki Hacı Hafızlar Evi (Devlet Güzel Sanatlar Galerisi)'nin gezilmesiyle tarihi şehir turunu tamamlamış olursunuz.

Urfa'da el sanatları yüzyıllardan beri usta çırak ve ahilik geleneğiyle sürdürülmüştür. El sanatları ürünlerinde duygunun, inceliğin, emeğin ve terin eserlerle buluşmasını görürsünüz.

Ağaç oymacılığı, Saraçlık, Kürkçülük, Keçecilik, Çulhacılık (bez dokumacılığı), Bakırcılık, Kuyumculuk, Tespihçilik, Tenekecilik, Taşçılık, Demircilik,  Kilimcilik, günümüze varlığını halen sürdüren ve icra edilen el sanatlarıdır. Dabbaklık, Tarakçılık, Kazazlık, Çulculuk (semercilik), Abacılık, Yemenicilik, Kendircilik, Kokacılık, Basmacılık ise geçmişte var olup bugün icra edilmeyen el sanatlarıdır.

Bakıra Hayat Veren Eller.
Hasek Höyük, Kurban Höyük, Lidar Höyük'te yapılan kazılar, Bakır Çağı'nda (Kalkolitik Çağ M.Ö. 5000-3000) bakırın işlenmesiyle başlayan bakırcılık sanatının Urfa'da binlerce yıllık bir geçmişe sahip olduğunu ortaya koymuştur.
1887 yılında yapılan ve günümüzde bakırcı esnafının kullandığı Hüseyniye Çarşısı'na girdiğinizde ritmik ses ve hareketlerle karşılaşırsınız. Öyle ahenkli bir çalışmadır ki,   çarşıya girenler başka bir dünyadaymış hissini duyarlar. "Dövme çekiç tekniği" ile yapılan bakır işlerini bu çarşıda bulabilirsiniz.

Güzelliğin ve Gücün Simgesi Altın ve İşlemeciliği
Urfalı kuyumcu ustalar tarafından uzun ve yorucu çalışmalarla işlenen "altın"dan; gerdanlık, kolye, bilezik, yüzük, küpe, iğne ve kemer gibi takılar üretilir. Beceri, dikkat ve incelik isteyen altın işlemeciliği, üretilen sanat ürünleriyle insanların beğenisine sunulur. Kuyumcular; Yıldızmeydanı, Kınacı Pazarı ve Pamukçu Pazarı'nda yoğun olarak yer almaktadır.

Kazazlık  
Kazazlık, ham ipeğin el ile işlenerek iplik ve ibrişim durumuna getirildiği bir sanat olup  kendi ismiyle anılan Kazaz Pazarı'nda icra edilmektedir. 1562 yılında inşa edilen Kazaz Pazarı günümüzde çeşitli dokuma ürünlerinin satıldığı; ipek ipliğiyle yapılan püskül, igal ve keytan gibi bazı aksesuarların genç ustalar tarafından üretildiği bir kapalı çarşıdır.

Culhacılık
Geçmişi yüzyıllara dayanan culhacılık yani bez dokumacılığı; yün ve pamuk ipliği ile floş adı verilen ipek ipliğinden yapılan bir dokuma el sanatıdır. Dokumada kullanılan ipler yöresel usullerle ve özgün renklerde boyanıp "kamçılı tezgâh"ın ayakla çalışan "çekmeli" çeşidinde dokunarak "yamşah" ve "Puşu" gibi başörtüsü, "Ehram" ve "Fıta" gibi kadın boy örtüsü haline getirilir. Kazaz Pazarı'nda satılan culha çeşitleri emeğin güzellikle kaynaşmasını gözler önüne sermektedir. Kamberiye Mahallesi'nde bir tek atölyede ve üç tezgâhta bu sanatı sürdüren Halil ve Mustafa Karataş ustalar bu mesleğin son temsilcileridir.

Kürkçülük
İnsanlar giysi ihtiyaçlarını ilk çağlardan beri hayvan kürklerini işleyerek gidermiştir. Binlerce yıl öncesinden gelen bu zorunluluk Urfa'da bir sanat haline gelmiştir.

Anadolu'nun hiçbir yerinde rastlanmayan Urfa'ya has kürkler, ana karnında veya doğumdan sonra ölen kuzuların derilerinden yapılır. Bir kürkün yapımı 15 gün sürer. Deriler özel yöntemlerle hazırlanır. Birbirine uyan parçalar bir araya getirilerek dikilir ve yandan bakıldığında dikiş yerleri görülmez. Bir kürk yaklaşık kırk parçadan oluşur. Urfa'da üretilen kürklerin dış yüzü siyah kumaşla kaplanır. Aba gibi bolca bir giysi biçimindedir. Ayrıca ceket altına giyilebilen ince kürkten yelekler de üretilmektedir. Kürkçülük birkaç atölye ve usta ile varlığını sürdürmektedir.

Yaşatılmaya Çalışılan Saraçlık
Kösele ve deriden avcı gereçleri, kemer, çanta, silah kılıfı gibi eşyaların üretildiği bir sanattır saraçlık. Şanlıurfa'da yüzyıllardan beri gelen at ve atçılık kültürüyle ilgili üretilen deri ve köseleden koşum takımları önemli saraçlık ürünleridir. Saraç Pazarı'nda birkaç dükkanda görülen bu elişi ürünlerini birkaç yıl sonra görememe ihtimali insanı şimdiden üzmekte.

Eyvana Serdim Keçe.
Keçe, hallaç tarafından kabartılan kuzu yünlerinden yapılan bir yaygıdır.  Kabartılmış yünler bir bezin üzerine renkli nakışlarla birlikte istenilen ebatta (Enleri 1-1.30 metre, boyları ise 2-6 metre arasında) tabakalar halinde dizilip sulanır, rulo yapılarak ayakla tepilir. Daha sonra kenarları düzeltilerek tekrar rulo yapılıp tepme işlemi sürdürülür. Ham denilen bu keçe hamama götürülüp göğüsle dövülür.

Sıcaklık ve suyla yünler birbirinden ayrılmayacak şekilde sıkışır. Sonra açılıp kurutulduktan sonra kullanılır.  Çoban keçesi (kepenek), kış keçesi, ev keçesi, sedir keçesi, düz keçe, seccade, at keçesi, başlıca keçe çeşitleridir. Bugün tek bir atölyede icra edilen ürünler Sipahi Pazarı'nda satılmaktadır

İnce Neccarlık (ahşap oymacılığı)
Şanlıurfa'da ahşap oymacılığı yani ince neccarlık geçmişte çok değerli bir meslekti. Eski Urfa evlerinin oda içleri zengin ahşap süslemelerden oluşmaktadır. İnce neccarlar yakın geçmişe kadar işlemeli kapı ve pencere kanatları, çeyiz sandıkları ile ayna çerçevesi imal ederlerdi. Günümüzde bu işin tek temilcisi baba mesleğini sürdüren Fikret Ergin Usta'dır.

Taşlarda Dile Gelen Duygular.
Taşçılık Urfa'nın en eski klasik el sanatıdır. Başlangıcı neolitik çağa kadar gider. Göbeklitepe'de yapılan kazılarda Anadolu'nun en eski heykel atölyesine rastlanmıştır. Bu atölyede kalker taşından yapılmış insan başı, aslan başı, domuz başı, kurbağa, akbaba heykelleri ile "T" biçimli büyük steller (totemler) üzerinde aslan, yılan, öküz, koç, tilki, turna ve ördek gibi hayvan rölyefleri bulunmuştur. Bu bulgular taş işlemeciliğinin Urfa'da 11.500 yıl önceye kadar dayandığını göstermektedir.

Yörede yapı malzemesi olarak ağaç bulunmaması ve kullanılan taşların yumuşak olması taş işleme sanatının gelişmesine yol açmıştır. Kentin batı ve güneybatısındaki dağlarda yer alan taş ocaklarından çıkartılan taşları sabır ve hünerle bitkisel ve geometrik süslemelerle işleyen ustalar insanların beğeni ve kullanımına sunmuşlardır yıllarca. Kent mimarisinde ev, konak, han, hamam, cami, kilise, çeşme, türbe, kaya mezarı gibi yapılarda değişik figür ve tekniklerin kullanıldığı taş eserler birçok uygarlığın izlerini taşımaktadır.

Urfa evlerinin biçimlenmesinde iklimin, inanç ve sosyal hayatın önemli ölçüde etkisi olmuştur. 180 civarında tescilli tarihi ev bulunmaktadır. Bu evler haremlik-selamlık bölümlü, yazlık ve kışlık eyvanlı, hayatlı (avlulu) bir plana sahip ve zengin taş süslemeleriyle birer saray gibidir. Kalın duvarlı ve tonoz örtülü toprak damların kullanılmasıyla yazın gölgede 45-47 dereceye kadar varan sıcaklık bu evlerin içinde büyük ölçüde azalır. Son yıllarda geleneksel Urfa evlerinin güzel örnekleri restore edilerek konukevi, restoran, kültür evi ve Güzel Sanatlar Galerisi olarak kullanılmaktadır.

Şanlıurfa'da görülebilecek tarihi evler; Şanlıurfa Valiliği Konukevi (Küçük Hacı Mustafa Hacıkamiloğlu Konağı), Harran Üniversitesi Kültür Evi (Akçarlar Evi), Tenekeciler Evi, Çardaklı Köşk (Yusufoğlu Evi), Sayganlar Evi (Taziye Evi), Sakıp'ın Köşkü, ŞURKAV Kültür Merkezi (Mehmet Bağmancı Evi), Narlı Ev, TBMM Kültür Evi (Şahap Bakır Evi), Akyüzler Evi, Yıldız Sarayı Konukevi (Çubukçular Evi), Pınarbaşı Konukevi (Halil Hafız Kürkçüoğlu Evi), Gülizar Konukevi, Devlet Güzel Sanatlar Galerisi (Hacı Hafızlar Evi), Eczacılar Konukevi (Mehmet Uslusoy Evi), Beyzade Konukevi, Kürkçüzade Mahmut Nedim Efendi Konağı'dır.

Urfa'da her mekân bir anıt.  Ama bazı anıtlar vardır ki, içinde destanlar saklar.

Abide kavşağında yer alan "Mustafa Kemal Paşa Yol Gösteren Çeşmesi" henüz Cumhuriyetin kurulmadığı yıllarda, Mustafa Kemal'in Çanakkale'de gösterdiği başarıya istinaden 1917'de Anadolu'da yapılmış ilk anıttır.

Hükümet Konağı kavşağındaki "Harb-ı Umumi Şehitleri Anıtı" ise Birinci Dünya Savaşı'nın bütün cephelerinde savaşa katılan Urfalı Şehitlerin hatıralarına yapılmıştır.

Diğer anıtlar ise; Askeri Şehitlik Anıtı, Milli Mücadele Şehitleri Anıtı (Hava Şehitleri Anıtı), Kurtuluş Şehitleri Anıtı'dır.

Her biri birer tarih abidesi olan Şanlıurfa'daki tarihi Osmanlı hamamlarının başlıcaları Veli Beg Hamamı, Şaban Hamamı, Cincıklı Hamam, Vezir Hamamı, Serçe Hamamı, Sultan Hamamı'dır. Hamamlar gece ve sabahtan öğlene kadar erkeklere, öğleden sonra ise bayanlara hizmet verir. Tarihi hamamların giriş bölümünde ortada fıskiyeli bir havuz ve çevresinde "taht" denilen ahşap sedirler ve soyunma odaları bulunur. Yıkanma bölümünde ise ortada göbek taşı ve etrafında kurnalar yer alır.

Kadınlar; "doğdu hamamı", "gelin hamamı", "bayram hamamı", gibi vesilelerle toplu olarak hamama giderler. Böyle günlerde hamamda çiğköfte yapılır, meyve, hedik ve çerez götürülür. Erkeklerin ise "güvegi (damat) hamamı" ve "bayram hamamı" gibi, akraba ve arkadaş grupları ile toplu gittikleri günler vardır. Bu gelenekler günümüzde kısmen yaşamaktadır.

Urfa kültüründeki hayvanlar âlemi "kuş" (güvercin), "kelaynak kuşu", "keklik", "ceylan"  ve "at" tutkusuyla kendini göster­mektedir.

Güvercinler.
İnsanoğlu ile kuşların dostluğunun başladığı ilk yer belki de Urfa'dır. Her Urfalı, kendi gibi endamlı ve mağrur bir yaratık olan güvercini canı gibi sever, besler, takılarla süsler ve kendini ona bağlar. Urfa'da güvercinler halk arasında kısaca "kuş" olarak isimlendirilir. Beslenen kuşların 60'a yakın cins ismi vardır. "Kuşçuluk", Şanlıurfa'da özel zevklerden biridir. Urfa'lı buna "merak" demektedir. Kuşçuluk zevk için yapılmakla beraber bir meslek olarak da sayılmaktadır. Yörede kuş besleyip uçuranlara ise "kuşçı" adı verilmektedir. Kuş beslenen evlerde avlunun bir yanında veya damların uygun bir köşesinde kuş matarları (evleri) vardır. Bazen avludaki bir oda da kuşevi olarak kullanılır.

Kuş meraklısı ve yetiştiricisi sabah ve akşam kuşlarıyla beraber olur ve günün bütün yorgunluğunu, stresini unutur. 200-300 adet kuş bes­leyenler vardır. Evlerde beslenen kuşların sayısı 50 binin üzerindedir. Kuşlar sabah ve ikindi zamanı olmak üzere günde iki defa uçurulurlar. Uçurulan "köme"ler (çoğunluğu erkek kuşlardan meydana gelen kuş topluluğu) damın etrafında uzak mesafeli daireler çizerek uçarlar. Kuş uçurma saatlerinde şehrin üstü kuşla dolar.

Şanlıurfa'da kuşçuların buluştuğu "kuşçu kahvehaneleri"nden en meşhuru "Çardaklı Kahvehane"dir. Kahvehanede, kuşların konulduğu tel kafesli odacıklar bulunur. Masalar ve etrafındaki kürsülerde (tabureler) oturup sohbet eden insanlar, kahvehanenin içinde serbestçe dolaşan kuşları keyifle izler­ler ve kuş alışverişi yaparlar.

Urfa Türkülerinin birçoğunun içinde çeşitli kuşların adları geçmektedir.

Garip bir kuştu gönlüm
Elimden uçtu gönlüm
Saçının tellerine
Takıldı düştü gönlüm
Türküsü en sevilen türkülerdendir.

"Güvercin Vurdum Kalkmaz", "Bülbüller Düğün Eyler", "Bülbülün Göğsü Al Olur" diğer sevilen türkülerimizdir.

Kuş yavrular
Takada kuş yavrular
Ellerin derdi biter
Benim derdim yavrular...
Hoyratıyla, dertli yaşamından söz ederken bile kuşdan bahseder Urfalı...

Kelaynak Kuşları
Kelaynak Kuşları; Kuzey Afrika'da yaşayan, üremeleri için sadece Birecik'e gelip burada yuva yaparak yavru­larını büyüttükten sonra tekrar kışlaklarına dönen nadir göçmen kuşlarımızdandır. Sayıları gittikçe azaldığından Birecik'te "Kelaynak Üretme İstasyonu" kurulmuştur.
Kelaynak kuşu, Birecikliler tarafından kutsal sayılmaktadır. Kışın Kızıl Deniz kıyılarında yaşayan Kelaynakların Şubat ortalarında gelişleri Birecikliler için ilkbaharın gelişinin bir işareti sayılmaktadır.

Keklik
Yörede en sevilen kuşlardan biri de kekliktir. Av kuşu olan keklik ayrıca canlı olarak da yakalanır ve kafeste beslenir. Şanlıurfa yöresindeki kekliğin gaga ve ayakları kırmızı, göğsünün alt kısmı ve karnı pas sarısı ile gri ve boz kahverengidir. Kuyruk, kırmızı-kahverengi arası bir renktedir.
Şair Ükkâş ÜLGEN Urfa dağlarında kekliğin ötüşünü figana benzetir.

Dağda keklik figanı
Gül kokar dört bir yanı,
Kara gözlü ceylanı
Sölerdi Urfalıyam !

Ceylan.
Ovaların, kıraç arazilerin, dağların nazlı ve güzel hayvanı ceylan Türkiye'de sadece Urfa Ovaları'nda yaşamaktadır. Ceylanpınar Tarım İşletmesi bünyesinde ve Atatürk Ormanı'nda "ceylan üretme istas­yonu" bulunmaktadır. Urfa dağlarında geçmişte sürüler halinde yaşayan ceylanlar günümüzde çok az görülmektedir. Çok hızlı koşan, genellikle 60-90 cm. boyunda, boynuzları yay biçiminde, çift tırnaklı hayvanlardır. Susuzluğa ve yaz güneşinin dayanılmaz sıcağına karşı dayanıklıdırlar.

Urfa türkülerine de esin kaynağı olmuştur ceylan,
Bak kara gözlü ceylana
Bölenmiş al kızıl kana
Yavrusunu avcı vurmuş
Bak ağlıyor yana yana

Bu dağlara avcı daldı
O güzel ceylanı aldı
Ben yanarım ceylanıma
Yavruları öksüz kaldı

Arap Atları.
Urfalının atlarla vazgeçemeyeceği bir gönül bağı ve tutkusu vardır. Bölgede dünyanın en asil "Arap Atları" yetiştirilmektedir. Arap Atları uzun mesafelerin, savaşların, zahmetlerin atıdır. Kendine has özellikleriyle, mükemmel ve uygun yapısıyla, asaletiyle Arap Atı'na erişen başka bir cins yoktur.
Urfa'da "at" uğurlu sayılır ve bu uğura çok önem verir. At beslenen ev ve çevresindeki yedi evin bu uğurdan nasiplendiği inanışı yaygındır.

Hz. Eyyub Makamı
Eyyub Peygamber'in hastalık çektiği "mağara" ile yıkanarak ve içerek şifa bulduğu "su kuyusu" şehrin güneyinde Harran yolu üzerindedir. Eyyub peygamber, Hz. Yakub'un kardeşi İys'ın (Esav) oğludur. Dedesi İshak Peygamber'dir. Annesi Hz. Lut'un kızıdır. Bir rivayete göre hanımı Yakup Peygamber'in kızı Rahime'dir.

Urfa'da yaşayan Eyyub Peygamber çok zengin olup çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşmıştır. Yüce Allah kendisini imtihan etmek için önce mallarını, sonra çocuklarını elinden alır ve daha sonra kendisine ağır bir hastalık verir. Günlerce hasta yatağında yatar, vücudunu yaralar ve kurtlar sarar. Tüm bu musibetlere sabır ve şükür gösteren Eyyub Peygamber, Cebrail (a.s.)'in getirdiği vahiy gereği ayağını yere vurur ve yerden su fışkırır. Bu su ile yıkanan Hz Eyyub vücudunu kaplayan yaralardan kurtulur. İçtiği bu şifalı su ile içindeki bütün dertler yok olur. Bunun üzerine Allah kendisine hem çocuklarının, hem mallarının iki katını verir. Bunun için Eyyub Peygamber "Sabır Timsali" olarak tanınır.

Harran Ören Yeri
Harran, Şanlıurfa'nın 45 km. güneydoğusunda kendi adıyla anılan ovanın ortasındadır. Tarihi geçmişi M.Ö. 5. bine kadar uzanan antik bir kenttir. Harran adı, Sümerce ve Akadça "Seyahat-Kervan anlamına gelmektedir. Harran eski dönemlerde Ay, Güneş ve gezegenlerin kutsal sayıldığı eski Mezopotamya putperestliğinin, Sabiiliğin en önemli merkeziydi. Tarih boyunca Babil, Keldani, Asur, Hitit, Med, Pers ve İskender Krallığı'nın yönetiminde kalmıştır. Daha sonra sırayla Roma, Bizans, Emeviler, Abbasiler, Hamdaniler, Numeyriler, Selçuklular, Zengiler, Memlukler ve Osmanlı yönetimine girmiştir. Harran tarih boyunca önemli bir kültür merkezi özelliğini korumuştur.

Hz. İbrahim Filistin'e gitmeden önce bir müddet burada kalmıştır. Harran yetiştirdiği; Sâbit b. Kura el-Harrani, Cabir b. Hayan, İbn Teymiyye, El-Battani, Sinan b. Sabit gibi âlimlerle tanınır. Harran, 1260 Moğol istilasında tahrip edilmiş ve harap bir şekilde günümüze gelmiştir.

Konik kubbeli evleri, Emevi Devri'nden kalma Ulu Cami kalıntıları, çeşitli dönemlere ait mimari kalıntıların bulunduğu höyük,  Emevilerden kalma İç kalesi ve şehir surları, 1185 tarihinde Harran'da vefat eden Şeyh Yahya Hayat el-Harrani Hazretleri'nin türbesi ve Yakup Peygamber'in kuyusu ziyaret edilecek yerleridir.

Bazda Mağaraları
Harran-Han el-Ba'rur yolunun 16. kilometresinde yolun solunda ve sağındaki dağlarda 13. yüzyıldan kalma taş ocağı mağaralarıdır. Civardaki tüm medeniyetlere ait mimari eserlerin taşlarının çıkarıldığı mağaralardır. Büyük olanında uzun galeriler ve tüneller oluşmuştur.

Han el-Ba'rur Kervansarayı
Harran'ın 20 km. doğusunda Tektek Dağları üzerinde Göktaş Köyü'ndedir. Eyyubi Dönemi'ne ait (1228-1229) bir kervansaraydır. El Hac Hüsameddin Ali Bey İmad Bin İsa tarafından yaptırılmıştır. Klasik Selçuklu Kervansarayları planındadır.

Şuayb Şehri (Özkent Köyü)
Han el-Ba'rur Kervansarayı'nın 11 km. kuzeydoğusundadır. Urfa'dan uzaklığı 80 km.'dir. Halk arasında Şuayb Peygamber'in bu şehirde yaşadığına inanılmaktadır. Birçok mağara ve yüzlerce kaya mezarı üzerine kesme taştan inşa edilmiş yapılar vardır. Bu yapıların Roma-Bizans döneminden kaldığı tahmin edilmektedir. Çok sayıda sarnıç bulunmaktadır. Tarihi kentin etrafı yer yer izleri görülen surlarla çevrilidir. Kalıntılar arasında bir mağara "Şuayb Peygamber'in Makamı" olarak ziyaret edilmektedir.

Soğmatar Antik Şehri (Yağmurlu Köyü)
Antik Soğmatar şehri, Şuayb Şehri'nin 16 km. kuzeydeki Yağmurlu Köyü'ndedir. Köyün ortasındaki höyüğün altındaki antik kent milattan önceki çağlara aittir. Höyüğün tepesindeki kalıntılar M.S. 2. yüzyıla ait kale kalıntılarıdır. Kalenin 250 metre kuzeybatısında, ağzı doğuya bakan Pognon Mağarası'nın (Sin Tapınağı) duvarlarında Soğmatar valilerini ve yakınlarını tasvir eden tam boy insan rölyefleri ve Süryanice yazılar bulunmaktadır.

Soğmatar ay, güneş ve gezegenlerin kutsal sayıldığı putperest (Pagan) döneme ait bir merkezdir. Kutsal tepedeki açık hava mabedinde kaya zemine oyulmuş Süryanice yazılar ve kayalara oyulmuş tanrı rölyefleri M.S. 165 yıllarına aittir. Kutsal tepenin batısındaki tepelerde yer alan 7 adet yapı ise Güneş, Ay (Sin), Satürn, Jüpiter, Mars, Venüs ve Merkür gezegenlerini temsil eden gözlemevleri ve anıt mezarlardır.

Karaali Kaplıcaları
Şanlıurfa il merkezinin 40 km. güneydoğusunda bulunan Karaali Köyü'ndedir. Kaplıcada 34 odalı otel ve kapalı havuzun yanı sıra, 54 daireden oluşan bir apart otel de bulunmaktadır. 50-55 derecedeki sıcak suyun; sinir sistemi, dolaşım sistemi, eklem, cilt ve benzeri hastalıkların tedavisi için özellikler taşıdığı tespit edilmiştir.

Eyyub Nebi Köyü
Hz. Eyyub'un kabri, Urfa'ya 100 km.,Viranşehir ilçesine 20 km. uzaklıktaki Eyyüp Nebi Köyü'ndedir. Köyde Eyyub Peygamber'in türbesi, hanımı Hz.Rahime'nin türbesi ve Elyesa Peygamber'in türbesi bulunmaktadır.

Atatürk Barajı ve Gölü
Güneydoğu Anadolu Projesinin (GAP) kaya dolgu barajlarından olan Atatürk Barajı, Şanlıurfa'nın 60 km. kuzeybatısında Fırat Nehri üzerindedir.

Atatürk Barajı yükseklik bakımından dünyada 8'inci, göl hacmi bakımından 18'inci, elektrik üretimi bakımından 17'inci, gövde dolgusu bakımından 3'üncü sıradadır.

Yılda 8.9 milyar Kw. saat elektrik enerjisi ile Türkiye elektrik enerjisinin 1/3'ünü karşılamaktadır. Baraj gölünün suları, yarı çapları 7.62 m. uzunlukları 26.4 km. olan 2 tünel ve pompajla Harran, Mardin, Ceylanpınar, Siverek, Hilvan ve Bozova Ovaları olmak üzere toplam 882.000 hektar alanı sulamaktadır.

Halfeti ve Birecik Barajı Gölü
Şanlıurfa'dan Gaziantep'e giderken Birecik'e 10 kilometre kala sağa dönüp 30 kilometre sonra Fırat'ın sularıyla oluşan göl kenarındaki Halfeti'ye ulaşırsınız. Halfeti'nin beşte ikisi ile birlikte bahçelerinin tamamı 2000 yılı Nisan ayından sonra Birecik Baraj Gölü suları altında kaldı. Şehrin kalan kısmı tarihi görünümüyle hala büyüleyicidir.  Dik yokuşlarla çıkılan sokaklarında, birbirinin üzerinden Fırat'ın sularıyla oluşmuş göle bakan bahçeli taş evler görülmeye değerdir. Halfeti'nin, daracık sokaklarında dolaşırken kendinizi tarihin kucağında hissedersiniz.

Gölde tekne gezisiyle Aziz Nerses Kilisesi'nin, Bar Şavma Manastırı'nın ve daha birçok tarihi yapının yer aldığı Rumkale'ye; kaya kilisenin yer aldığı tarihi Savaşan Köyü'ne ulaşım mümkün. Kentin simgesi haline gelen "siyah gül" yerli yabancı tüm konukların ilgisini çekmektedir. Çok sayıdaki tarihi Halfeti evi içerisinde, Hamitbey Konağı, Muhittin Kanneci Evi ve Hamamlı Ev mimari özellikleri açısından görülmeye değerdir.

Karacadağ ve Kayak Merkezi
Karacadağ, Şanlıurfa ilinin en yüksek noktası konumunda olup 1938 rakımlı sönmüş bir yanardağ kütlesidir. Siverek-Diyarbakır eski yolunda 50 kilometre gidince, Karabahçe'ye varmadan sağa ayrılan yoldan 16 kilometre sonra Karacadağ'ın zirvesine varılır. Kışın, dağın eteklerindeki köylerde oturan bazı aşiretler, yaz aylarında bu dağın zirvelerindeki yaylalara yerleşirler. Karlı günleriyle ıssız geçen kışının yanı sıra; kıl çadırları, koyunları ve insanlarıyla cıvıl cıvıl geçen yazı da bir başkadır Karacadağ'ın. Baharda dağdan birçok pınar akar. Gülice (Gölice) mevkiindeki kaynak su "Karacadağ Menba Suları" adıyla Urfa ve çevresinin menba suyu ihtiyacını karşılar.

Şanlıurfa Valiliğince Karacadağ'ın zirvesinde 1999 Yılı Şubat ayında "Karacadağ Kış Sporları ve Kayak Merkezi" oluşturuldu. Dağda kayak için en iyi zaman Ocak, Şubat ve Mart aylarıdır. Dağdaki kayak merkezine otomobille ulaşmak mümkündür. Tesisteki kafede dinlenebilir ve kayak malzemesi kiralayabilirsiniz. Karacadağ'ın suyunu içmek ve havasını solumak için bir gün yola düşün ve bir mola verin.

Fırat ve Dicle arasında dünyanın en verimli ovalarının yer aldığı bir bölgede bulunan Şanlıurfa'nın ekonomisi tarıma dayalıdır. İlin toplam yüzölçümü olan 1.858.400 hektar alanın, 1.201.844 hektarı tarıma elverişlidir. Bu da İl topraklarının % 63'ü kapsamaktadır.

GAP ile sulanacak toplam 1.700.000 hektar alanın 700.000 hektarı Şanlıurfa sınırları içindedir. Halen Şanlıurfa'da 325.424 hektar alan sulanmaktadır.

Tarımda; buğday, mercimek, arpa, nohut, susam,  pamuk, mısır, fıstık, üzüm ve sebze yetiştirilmektedir. Yıllık pamuk üretimi 800.000 tona yakındır. Seracılıkta da önemli gelişmeler görülmektedir.

İlin ekonomisinde önemli yer tutan hayvancılık küçük aile işletmelerinde yapılmaktadır.

1943 yılından beri faaliyet gösteren Ceylanpınar Tarım İşletmesi'nde bölge çiftçisine kaliteli tohum, fide, fidan ve damızlık temin edilmektedir.
İldeki sanayi kuruluşlarının sayısı 340 civarındadır. 1. Oganize Sanayi Bölgesinde 142 müteşebbis yatırım yapmıştır. Çok sayıdaki müteşebbis 2. organize sanayi için beklemektedir.

  • Cnr Agro-Gap Uluslararası Tarım Fuarı / Nisan-Şanlıurfa
  • Şanlıurfa'nın Kurtuluşu Törenleri / 11 Nisan-Şanlıurfa
  • Kelaynak Festivali / Mayıs-Birecik İlçesi
  • Uluslararası Karakeçili Kültür Şenlikleri / Mayıs-Siverek
  • Siverek Şire Üzümü Şenlikleri / Ekim-Siverek
  • Şah Muhammed'i Anma ve Aşure Günü / Mayıs-Kısas Beldesi
  • Hz.Eyyüp'ü Anma Haftası / Mayıs-Eyyüpnebi Beldesi
  • Uluslararası Atatürk Barajı Su Sporları Şöleni / Eylül-Bozova
  • Şurkav Şanlıurfa Uluslararası Kültür ve Sanat Haftası / Kasım-Şanlıurfa
  • Uluslararası Harran Felsefe Günleri / Haziran-Harran
  • Agro-Türk Tarım, Gıda ve Hayvancılık Fuarı / Mayıs-Şanlıurfa

 

 

   

 

Hotel IPEK PALAS - ŞANLIURFA

© Copyright - 2011 Hotel Ipek Palas. Tüm hakkları saklıdır.

 

Tasarım ve Hosting GarantiAS